Özbekistan'da, Muhammed Salih'in kişiliği hakkında söylenenlerin çoğu uydurmadır. Totaliter yönetimlerin hakim olduğu her ülkede muhalefetin kaderidir bu... Fakat Muhammed Salih gibi yüksek çaplı bir fikir ve siyaset adamı için uydurulmuş kötüleme kampanyalarının bir benzerini çağımızda görmek de mümkün değildir. Bu sayfa, Özbek Halkı'nın yeni demokratik mücadele tarihinde mühim hizmetler ifa eden bu idealistin kişiliği ve hayatına ait gerçek bilgileri kamuoyuna sunmak amacıyla hazırlanmıştır.(Muhammed Salih’in muhibleri)

Özbekistan ERK Demokratik Partisi Genel Başkanı Muhammed SALİH

Özbek Türkçesi | İngilizce | Rusça

Şair... Siyasetçi... Muhacir...

small logo

Sizi vatan için ölmeğe çağırmıyorum, sizi vatan için yaşamağa çağırıyorum. Vatan için yaşamak onun için ölmekten korkmamaktır.

 

Muhammed SALIH

 

 


1960-1982 YILLARI ARASI

 

Durgunluk yıllarının müferreh anları

1949'un 20 Aralık günü, o zamanki adı Ürgenç olan bugünkü Yengibazar nahiyesine bağlı Begler köyünde doğdum. Rahmetli Beğcan Beğ'in oğlu olan babam Medemin (Muhammed Emin) Beğ, on yaşında yetim kalmıştır. Dedem Beğcan Beğ, 1928'de Sovyet hükümeti tarafından öldürülmüş, bütün mülkü müsadere edilmiştir.

Mensup olduğu sosyal zümre sebebiyle babam, Sovyet mekteplerine alınmamıştır. Onun bütün eğitimi, “Heftiyek” (Kur'an-ı Kerim'in yedide birinden ibaret olan risale) ve daha sonra okuduğu ÇSB (Çala Savadlikni Bitiriş) (okuma yazma) kursu seviyesinde kalmıştır. 1942'de İkinci Dünya Harbine gönüllü olarak katılmış, 1943'te yaralı olarak dönmüştür. Yarası iyileştikten sonra, 1944 başlarında tekrar savaşa gitmiştir. Ben kendisine “Bu idare atalarımızı öldürdü, niye savaşa iştirak ettiniz?” diye sorduğumda, rahmetli, “Köyde sadece kadınlar kalmıştı; konuşacak, dertleşecek kimse yoktu, can sıkıntısından gittim,” diye cevap verirdi. Stalin'e çok hürmet ederdi. Fakat onun 1945'te “Önce Rus halkı ...” diye başlayan zafer konuşmasından, babamın dediğine göre, “gönülleri biraz kırılmıştı.” Buna rağmen 5 Mart 1953 günü çok kaygılıydı. Ben bunu çok net bir şekilde hatırlıyorum. Çünkü o gün eşekarısı topuğumdan sokmuştu. Tıpkı Stalin'in ölümü habercisi gibi. Bu haber, “47” markalı radyomuzdan da geldi. Ve evdekiler, bu haberi komşulara bildirmekten çekindiler. Babam, neyi ve kimi takdir ederse, Stalin'le kıyas ederdi. Mesela Ejder adında güçlü ve saldırgan bir köpeğimiz vardı. Onu, “Bu Stalin'e benziyor, işini hiç ihmal etmiyor. Serbest kalınca bile evin etrafından ayrılmıyor,” diye överdi. Bununla, Stalin'in Moskova'dan hiç ayrılmadığını ima ederdi.

Babam, dinî eğitim görmemişti. Yalnızca Fatiha suresini biliyordu. Son yıllarında namaz kılmaya başlamıştı. Allah rahmet eylesin.

Annem, Kalender Sarı'nın kızı Akile Hanım, Sovyet mektebinden dördüncü sınıftan sonra ayrılmıştı, herhangi bir yerde çalışmıyordu. Ömrü çocuk terbiye etmek ve misafirlere yemek hazırlamakla geçmiştir. Babam, dostlarıyla beraber olmayı severdi. Annem de dinî terbiye görmemiş, ancak her akşam, yatmadan önce şu kelimeleri mırıldanırdı:

Yatacağız, ya Allah,
Kalkacağız, inşallah,
Kalkar kalkmaz gün olursa,
La ilahe illallah!

Annem evde şeriatın “haram ve helal” temayülünü mutaassıp bir şekilde uygulardı. Bir akşam babam rahmetli, - o günlerde kolhozda vezneci olarak çalışırdı, - pamuk topladığımız özel eteğin dolusu parayla eve geldi. Ve eteği koridorun bir köşesine attı ve odasına geçti. Etekten birkaç banknot para saçılarak yere düşmüştü. Bunu fark eden annem -Allah rahmet eylesin,- kıpkırmızı oldu, hiddetlendi. Paraları çarçabuk toplayıp, eteğe soktu ve bana dönerek: “git, kardeşlerini çağır”, dedi. Kardeşlerimi çağırdım. Uzunlu kısalı dördümüz dizildik. Annem elini köşede yatan bohçaya çuvaldız gibi atarcasına: “Bu paralar bizim değildir, bunlar bizim için haramdır. Bundan hanginiz alırsa, elinde derhal yara çıkar, çok ağır yara, anladınız mı?” dedi. Hepimiz birden “anladık”, dedik.

Annem babamın odasına girdi ve birkaç dakika sonra geri geldi. Elinde yine para vardı: annem rahmetli yine “Bu paralar babanızın maaşı, işte bunlar helal paradır, sizin yiyeceğiniz yemeğe işte bu para harcanacak, anladınız mı?” dedi. Biz yine “anladık” diye cevap verdik.

Annemden farklı olarak ninem Şükür Ananın bilgisi mükemmeldi. O, hadislerde zikredilmeyen dinî efsanelere varıncaya kadar her şeyi bilir ve hikaye ederdi. Mesela, Hz. Ali'nin Harezm'de bulunduğuna dair hikayeye hepimiz inanırdık. Aynı şekilde, ninemin, “Harezm Tarihi” diye bize hikaye ettiği kitabın, “Kitab-ı Dede Korkut” olduğunu, çok sonradan öğrendim.

1956 yılında okula başladım ve emsalsiz bir sabır göstererek on yıl muntazam şekilde devam ettim. Yedinci sınıfa kadar mükemmel, dokuzuncu sınıfa kadar orta derecede bir öğrenci oldum. Onuncu sınıfta ise, imtihana mecburen aldılar.

Bu “mecburî hizmet” yıllarında beni avutan tek şey, ders kitapları dışındaki okuduklarımdı. Babamın hepsi hepsi iki kitabı vardı: Abdullah Kadirî'nin “Ötgen Künler” (=Geçen Günler) romanı ile “Ömer Hayyam”. Bu kitapları tekrar tekrar okumak, beni canımdan bezdirmişti. Çünkü bu kitaplar çok sıkıcıydı. Ben kendime hiç tükenmeyecek, hiç bitmeyecek bir kaynak arıyordum. Meğer köyün üç kilometre uzağında, eski nahiye merkezindeki MTS (Maşına-Traktör Stansiyası) (İstasyonu)nun kütüphanesi, benim aradığım kaynakmış. Bu kütüphanenin bir müdürü ve iki müdâvimi vardı. Müdür altmış yaşlarında bir hanım, müdavimler ise Başkırşeyh köyünden traktörcü Sadullah ile ben. İçerisi karanlık olan kütüphane, dünyadaki en sakin kütüphanelerden biriydi. Kitap kokusu, insanı sarhoş ederdi. Rafları karıştırırken istenilen bir kitabı değil, beş, hatta on kitabı almanın mümkün olduğunu düşünerek şaşardım.

O günlerde “Oder'de Bahar”, “Metanetli Kişiler”, “Altın Yıldız” gibi Sovyet vatanseverliğini öven Rus yazarlarının kitapları ile Letonyalı bir yazarın “Vatanı Özleyerek” isimli hazin romanını hatırlıyorum. Hatırladığım başka bir şey de kütüphanenin duvarlarına yapıştırılan sararmış afişlerdi. Bu afişlerde, atom bombası atıldığı zaman “gaz maskesinin” nasıl kullanılacağı ve patlamanın şiddetinden nasıl korunacağı, örneklerle gösteriliyordu.

Ben kütüphanenin raflarını karıştırırken dünyada Küba krizinin meydana geldiğini bilmiyordum. John Kennedy'nin emri ile Amerikan savaş gemilerinin Küba adasına yaklaştığından, Hruşçev “dedemizin” ise başında kalan son saç tellerini yolduğundan hiç haberim yoktu.

Dünya, üçüncü cihan harbine hazırlanıyordu. Bense kendi savaşımı çoktan başlatmıştım. Kitaplar da... Fakat okulu hiç sevmedim. Her nasılsa diploma verildi. Ama bu diploma ile nereye gideceğimi bilemedim. Okul arkadaşım Kural Sultan'ın tavsiyesi üzerine Ürgenç Pedagoji Enstitüsünün edebiyat bölümüne girmek istedim. Bir gün imtihanlara hazırlanırken Kural, şair R. Babacan'ın rubailerini okudu. Ben de böyle rubailer yazabileceğimi söyledim. Kural, bu cevabıma çok kızdı. Onu sakinleştirmek için üç-dört rubai yazdım. Böylece şiir yazmaya başladım. Aslında şairlikte hiçbir iddiam yoktu. Ressam olmayı arzu ediyordum. Şairlikte bugün de iddialı değilim, ama nasıl olduysa oldu, beş-altı şiir kitabım yayınlandı.

Şiir uzun yıllar boyunca benim terbiyecim oldu. Hiç uzlaşma bilmeyen terbiyecim. Onun sayesinde önce santimantalizm hastalığından kurtuldum. Hatta sevgiden bahsederken titrememeyi öğrendim. Çalışmalarımda “titreme” kelimesi çok fazla; çünkü onu ne kadar çok yazarsam o bende o kadar az kalır, yani ondan kurtuluyordum, temizleniyordum. Eğer kitaplarımda hissiyatlı şiirler bulunuyorsa, bunlar beklenen, arzu edilen hissiyattır. Bu güzel dünyanın hissiyatı. Cazibesi insanı köleye döndüren, esir eden hissiyat. Cazibesi perdeye benziyor, arkasında korkunç bir ebediyet. Korkunç, çünkü insanlar onun mahiyetini bilmiyorlar. Daha doğrusu bilmekten korkuyorlar.

Bu yana gel, adını yaz, imza at,
İşte, bu ömür sana hediye.
Korkma, kimse sormayacak senden,
“Niye geldin dünyaya?”, diye.

Paran varsa, hürriyeti satın al,
Paran yoksa zorla al.
Yerde yaşa, sürün keyfince,
Göklerde uç, tatmin olmazsan.

“Niye geldin dünyaya?”, diye
Sen kendine sorma sadece,
Bu sual korkunç bir bomba gibi,
Men edilmiştir yeryüzünde ebediyen!

(1983)

İnsanlar, “ben dünyaya niçin geldim?” sorusunu kendilerine sormaya korkarlar. Ben de korkuyordum. 1970 başlarında Fransız alimi Blaise Pascal'ın kitabındaki bir fikir dikkatimi çekti. Kelime kelime hatırlamıyorum, tahminen şöyleydi: “İnsan, kendisinin bir zamanlar ne kadar yüksekten düştüğünü anlamak için bu dünyada yaşar.”

Bu dinî fikir, bendeki korkuyu hemen hemen yok etti. Korku, cehaletin meyvesidir. Ben, 1970'li yılların entelektüel cehalet talebelerinden biriydim ve Pascal'in bu fikri bana büyük bir keşif gibi görünmüştü.

Elbette Kur'an-ı Kerim'in varlığından haberdârdım. Ama onda sadece insanlık tarihinin ve geleceğinin değil, hatta her “kuruyan yaprağın tarihi”nin bile yazılı olduğunu bilmiyordum. Eğer bilseydim, aklım almazdı. Çünkü bu hadiseyi insanın aklı almaz. Bu kitabın eşiğine gelinceye kadar yüzlerce şirk dolu kitap okudum. Dinî terbiyem yoktu, diyerek kendimi aklamaya çalışmıyorum; bunları yazarken sadece tövbe ediyorum.

Şiir benim terbiyecim idi. Fakat o dayanak noktası değildi. Herkes gibi benim de dayanacak bir noktaya ihtiyacım vardı. Çünkü herkes gibi ben de yolunu şaşıranlardan biriydim:

İhtiras kamçısı altında tir tir
Titreyen deve gibi, pranga ayakta,
Yürümeye mecburuz, yürümeye mecbur,
Bilemeden Mağrip nerede, Maşrık ne yanda.

(Yolunu Kaybedenler Türküsü, 1983)

Bu ıstırap, tıpkı eski Yunan filozofu Parmenide'in ıstırabına benziyordu. Zavallı Parmenide “Ey tanrılar, ben sizden hiçbir şey istemiyorum. Bana sadece sabitlik verin. Bu, durmadan değişen, türlü renklere bürünen kararsızlık denizinde benim tutunabileceğim bir ağaç, bir kararlılık, bir sabitlik verin!” diye yalvarırdı. Fakat onun feryatları beyhude idi. Çünkü o istikrarı Allah'tan değil, putlardan istiyordu. Parmenide, politeizm (çok tanrıcılık) devrinin kurbanı idi. Fakat kendisi farkında olmadan Allah'ı, bütün alemleri yaratan yegane Allah'ı, yegane istinatgahı arıyordu.

Bu istinatgahı, Sovyet devrinde dininden uzaklaştırılan insanlar da aramaya başladılar. Bana benzeyenler için şiir, bu arayışın vasıtasıydı. Şiir, arayış ıstırabından yorulup bıkmamak için bir teneffüstü. Şiirin dışında insan kalbini hudutsuz dehşete düşüren bir boşluk vardı. Bu boşluk, bizim candan sevdiğimiz dünyamızdı. Cazibesi korkunç olan dünya:

Yine aynı meclis, yine aynı mey
Konulur ve perde tutar gözüne
Ve yine ikinci kadeh boşalmadan,
Dehşetli bir boşluk dolar göğsüne!

Birden kesilir meclis bıçak gibi,
Muallakta kalır kadeh ve bıçak,
Karanlıkta korkan bir bala gibi,
İçinden taşıp çıkar bir türkü!

Gözlerinin önünde uzak bir vaha,
Feryadın erişmez, titrer dudağın,
Konacak yer bulamayıp uçar ahenk
Yurdundan kovulan bir kartal gibi.

Sesin kısılır, kesilir soluğun,
Gözlerinden akmaya başlar bu türkü.
Senin için imkansız artık durmak,
Durursan, anında yutacak seni boşluk!

     (Uyandığın an tekrar başlar kabus, 1981)

Fakat durmadan koşuk söylemek mümkün değildi; durmadan ağlamanın yahut kahkaha atmanın çaresi yoktu. Kalp, sükûnet ister. Kudurmuş ihtiras denizinde helak olmamak için bir istinatgah istiyordu. İnsana muhabbet, sanata muhabbet, hatta millete, vatana muhabbet bile, kalbe bu dayanağı veremiyordu. Kalp, bir kör gibi büyük bir ıstırabın içinde yuvarlanıyor ve kendisinin asıl kimliğini arıyordu. Bir ses ona, “Ben, sana şahdamarından da yakınım!” diye fısıldıyor, ancak o sesin sahibini göremiyordu:

Bir güç vardır yukarıda şüphesiz,
Bir ulu kudret var, mevcut muhakkak,
Yoksa, niye kendimi hissederim aciz,
Yoksa, niye bu kadar titriyor yürek?

        (Demek, 1983)

1970'li yıllarda bu meçhul sezgiyi birçok genç şairin hissettiğine eminim. Fakat bu sezgi, hiçbir zaman şiirde ana motif olamadı. Güya şiir, kendi yolundan onu yazanlar kendi yolundan yürüyordu. Şiirin dinî ruha sahip olması mümkündü, fakat bizim öyle olmamız mümkün değildi. Biz gururun esirleriydik. Doğruyu söylemenin gururu, cesaretle söylemenin gururu, hiç kimseye hiçbir zaman boyun eğmemenin gururu, dosta sadakat, düşmana nefret gururu vb. kısaca biz, alicenaplar idik. Fakat kör kalbimiz bunu itiraf etmiyor ve kendine dayanak aramaya devam ediyordu:

Biz hiç kimseyi öldürmedik ki,
Fakat niçin bizim ellerimiz kan,
Günah kuşu durur başımızda ebedî,
Yanan bir evliya gibi çırpınır vicdan?

      (Yolunu kaybedenler Türküsü, 1983)

Çünkü bizim o sayılan bütün alicenap faziletlerimiz, havada kalıyordu. Bu faziletleri koyacak bir yer, bir mihrap yoktu. Bu faziletleri tespit edecek bir hakem, kabul edecek hiç kimse yoktu. Biz bu cevahirleri havai gurura emanet etmiştik. Kalp, bu sebeple yanmakta olan bir evliya gibi çırpınıyordu. Aynı sebeple günah kuşu gitmiyordu üstümüzden.

Biz iyilik ve kötülüğün ne olduğunu biliyorduk. Ama iyiliği, gurur rızası için yapıyorduk. Kendimizi kötülükten, gurur rızası için sakınıyorduk. Fakat kalp, bu faaliyetin yanlış olduğunu hissediyordu. O ciddi şekilde işle meşgul oluyordu. O, kendisinin hangi yükseklikten yuvarlandığını tahmin ediyordu. O, kendisinin kıblesini arıyordu. Kalp, bütün alemleri yaratan Allah'ın rızasını istiyordu.

İnsanın bütün ömrü, bu ikisi arasındaki ihtilaflar zincirine hiç aralıksız dizilen bir büyük faciadır. Bu facianın seyircisi de yine insanın kendisidir. Facianın vazifesi, insana hangi yükseklikten yuvarlandığını göstermektir. Başka hiçbir vazifesi yoktur. Gerisi insanın ihtiyarındadır. O cesaret eder de yüksekliğe bakabilirse, kurtuldu demektir. Eğer cesaret edemezse, ateşte ebediyen yanacaktır.

Ben orta öğrenimimi da tamamlayıp yüksek okula girmek için gayret sarf ettiğim sırada, ateşte yanmaktan korkmuyordum. Yalnızca Pedagoji Enstitüsünün imtihanını verememekten korkuyordum. Korku fayda etmedi, enstitü imtihanını kazanamadım ve kolhoza dönerek çalışmaya başladım. Bir yıl sonra, 1967'de Taşkent Üniversitesinin Edebiyat Bölümüne girmek istedim. İlk imtihan kompozisyondu. Serbest tarzda “Özbek romancılığının 1960-1966 yıllarındaki terakkisi” hakkında kompozisyon yazdım. Bu, akademik bir tez konusu idi. Böyle bir konuyu, bizim gibi henüz acemi gençlere hangi akıllı verdi, bilemiyorum. O sırada meşhur olan “Er başıge İş Tüşse”, “Kara Közler” gibi romanları elbette ben de okumuştum, kompozisyonu yazdım ve dört aldım. Diğer imtihanlar da bu şekilde geçti. Yarışı yine kazanamadım. Gece bölümüne kabul edildim. Gece bölümü bir hakaret sayıldığı için tekrar kolhoza döndüm.

1968 yılı Mayıs ayında saçımı kestirerek “şanlı” Sovyet ordusuna gittim. Macaristan'ın Zigetvar şehrine gönderildim. Askerlik sırasında kavgalar istisna edilecek olursa hatırlanacak çok az şey oldu. Fakat 1968 yılının 20 Ağustosu hatırımda. Biz o gece Çekoslovakya'ya girdik. Çekoslovakya'nın Sovyetler tarafından işgali Ağustos ayında değil, Mayıs ayında planlanmıştı. Tümenimiz, Mayıs ayında, Slovakya sınırındaki Haymaşkar adlı Macar şehrine getirilmişti. Ve bize her gün, her saat, savaşa hazır olun, diye emir veriliyordu. Kiminle savaşacağımızı ise ancak 20 Ağustos günü öğrendik. Bu çok komik bir savaş oldu. Bratislava'ya girdiğimiz zaman bizim bölüğümüze televizyon stüdyosunu işgal emri verildi. Biz “kalaşnikof”ları şakırdatarak televizyon stüdyosuna girdiğimizde, orada ihtiyar kapıcı kadından başka kimseyi korkutamadık. Biçare tir tir titreyerek ellerini kaldırdı. Fakat hiç kimse onu esir almadı. Çünkü herkes “kahraman Sovyet askeri”ne layık düşman arıyordu. Bu “düşman” televizyon stüdyosunda değil, nümayiş ve mitinglerdeydi. “Düşman”, bütün bir milletti. Onu, “kahraman asker” yenemedi, biliyorsunuz.

Aynı yılın kasım ayında biz tekrar Macaristan'a döndük. Askerlik faydalı oldu. Rusça öğrendim ve kendi milletimi tanıdım. Bir gün dinlenme sırasında oturduğumuz meydanın yanından piyade bölüğü geçti. Askerlerin çoğu Özbek ve Taciklerden müteşekkildi. Bu gençlerin kendi dillerindeki “konuşmaları”, bizim bölüğümüzdeki Rusları öfkelendirdi. Ruslardan biri, “Ey çurki, perestante boltat!” (=Hey odun, gevezelik etme!) diye bağırdı. Kan beynime sıçradı. Yerimden fırlayarak Rus'a vurduğumu hatırlıyorum. Bizi ayırdılar. Ben o dakikadan itibaren muayyen bir millete mensup olduğumu hissetmeye başladım. Rus'un nezdindeki “çurki”, benim milletimdi. Ona “odun” denilmesine asla razı olamayacağımı anladım. Askerliğim sırasında birçok zayıf şiir yazdım. Bir kısmı 1968 yılında “Harezm hakikati” gazetesinde neşredilen bu şiirleri, askerde hapse düştüğüm aylarda çok kolay bir şekilde yazdım. Eni iki, boyu üç metrelik hücrede gündüzleri ayakta durmak veya soğuk betona oturmak mümkündü. Zaman çok sakin geçiyordu. Herkes zamanı çabuk geçirmenin bir yolunu arıyordu. Ben ise durmadan yazdım. Ancak askerlikten döndükten sonra yazdıklarımın hemen hemen hepsini imha ettim. Birinin okuyup da “ahmak” demesinden korktum.

1970 yılında askerlikten dönünce evlendim. Aynı yıl Taşkent Üniversitesinin Gazetecilik Bölümüne girdim. Üniversite de orta mektep gibi oldu. Birinci sınıf “âlâ”, iki, üç ve dört “iyi”, beşinci sınıf ise çok “kötü” oldu. Hocalarımı üzmemek için imtihanlara girmedim. Ama, tıpkı orta mektepteki gibi her nasılsa bir diploma verdiler. Her şeyde bir hayır vardır, üniversitede geçen yıllarım çok faydalı oldu. Dünya edebiyatını orada tanıdım. Birkaç yeni ve sadık dost kazandım.

Üniversite hayatımdan saygıyla hatırladığım birkaç hocam vardı. Rahmetli Tal'at Salihov, dünya edebiyatı dersi verirdi. Gaybullah Selamov, tercüme sanatını öğretirdi. Batırhan Ekremov klasik edebiyat, Azad Şerefiddinov bizim dersimize gelmedi fakat bilhassa Çolpan'ın şiirlerine sahip çıktığı için kendisine çok hürmet ederdik. Azad Bey'e benzeyen Narbay Hudaybergenov adlı hür fikirli başka bir hoca daha vardı. Talebeler onu da severlerdi. Biz genellikle resmi çizgiden biraz çıkmaya cüret edebilen kişilere büyük hürmet gösterirdik.

Bir gün üniversiteye Abdullah Aripov geldi, şiir okudu. O şiiri güzel okurdu. Daima telaffuzu düzgün, sözleri ahenkli idi. Nevâî hakkında yazdığı şiirini okurken bir mısra geldi; sonu “kalemini körsetdi, halas” (=kalemini gösterdi, o kadar) diye bitiyordu. Yani Nevâî, kendisine kılıç çekene karşı kalemini gösteriyordu. Aripov, “kalemini gösterdi, o kadar” derken, baş parmağını işaret ve orta parmağı arasına soktu. Bu parmak güya kalemdi. Biz bu hareketi derhal yorumladık. Bu, bir isyandı bize göre. Kürsüdeki şair bir kahramandı.

Herhalde biz, kahramanı görmeyi çok arzu ediyorduk. 1970'li yıllarda yazılan bir şiirde bu arzu var:

Bir varmış, bir yokmuş,
Eski zamanlarda bir Bahadır yaşamış...
Kara ormanların bağrında
Bir aslan yaşarmış heybetli...

Anne!
Niye bahadırların hepsi
Sadece eski zamanlarda yaşar?
Aslan ise, hani o aslan,
Anneciğim?

Niye o gece yarısı, gaflette yatan
Beni uyandırmıyor
Kükremiyor?!

        (Bir Varmış Bir Yokmuş, 1975)

Fakat durgunluk yıllarıydı, hiç kimse nara atarak kükreyemiyordu. Bazen Brejnev çıkıp konuşuyordu. Ama onun sesi de naraya değil, dişleri dökülmüş bir aslanın üşengeç hırıltısına benziyordu. Ondan insanlar korkmuyordu, sadece saygı duydukları için korkar gibi görünüyorlardı. Brejnev hakkında anlatılan latifeler latife değil, onun hayatına ait gerçek hadiselerdi. Bu hadiseler durgunluk devri duvarlarında en güzel süsler olarak kaldı.

Talebeliğimin ilk yıllarında, Franz Kafka'nın hikayelerini tercüme etmeye başladım. Beni buna sınıf arkadaşım Ferganalı Tohtasın Azim teşvik etmişti. O, benden daha bilgiliydi. Batı edebiyatını iyi biliyordu. Batı edebiyatını bilmek bir ölçü sayılıyordu ve biz bu edebiyatı, kendi edebiyatımızdan daha çok okuyorduk, eğitim öyleydi.

Kafka, beni fazlasıyla cezbediyordu. Çünkü hiçbir yazara benzemiyordu. Onun “sanat anlayışı” sadece “sosyalist realizmi” değil, “kapitalist realizmi” de inkar ediyordu. Kafka, “minareyi yukarı doğru değil, aşağı doğru inşa etmek gerek,” diyordu. O zaman bu inşaat da minare değil, kuyu olurdu. Bu müthiş teşbih bana kuyu gibi derin göründü. Böylece insan dış (maddi) dünyaya değil, kendi iç dünyasına davet ediliyordu. Kafka'nın kahramanlarının alnında daima bir şey yazılı olur ve hiç kimse bu yazının dışına çıkamazdı.Bu bir dinî görüştü ve bunun kapitalist dünyada doğup da ateist terbiye ile yetişen biri tarafından ifade edilmesi, müthiş bir şeydi.

Kafka'nın hikayeleri korkunçtu, ama bizim sevdiğimiz hayattan daha korkunç değildi. Arada sadece bir fark vardı: hikaye kahramanları kendilerini daima suçlu hissediyor ve bunun sebebini bilemiyorlardı. Bizim için ise bu suç duygusu tamamen yabancıydı. Kafka, Allah'a inanmak isteyen bir ateist ve bundan ömür boyu azap çeken talihsiz bir entelektüeldi.

Kafka, umutsuz bir yazardı. Üniversitede ben de hikayeler yazmaya başlamıştım. Ancak Kafka'yı okuduktan sonra yazdıklarımı imha ettim. Ondan daha iyi yazamazdım.

O yıllarda bana tesir eden yazarlardan Fransız Paul Valery ile Avusturyalı Robert Mousil'i de burada zikretmek gerekir. Onların sanat felsefeleri, benim için bir yenilik oldu. Aynı şekilde 1970 yılında, Kolombiyalı yazar Gabriel Markes'in Rusça “İnostrannaya Literatura” (Yabancı Edebiyat)'da neşredilen yalnızlık hakkındaki romanı da çok ilgimi çekmişti. Fakat o, Kafka'nın yerini dolduramıyordu. 1970'li yıllarda Latin Amerika romancılığı, dünyada büyük şöhret kazandı. Fakat üslup yönünden 1920'li yıllar Avrupa dekadan edebiyatının aksinden başka bir şey değil.

Biz talebeliğimizde edebiyattan, bilhassa nesirden yenilik bekliyorduk ve bu istediğimizi de yabancı edebiyatlarda buluyorduk. Çağdaş Özbek nesri zayıf olduğu için eğitimini kafi derecede alamadık. Daha sonra şiirlerimiz yayımlanıp kitaplarımız çıkmaya başlayınca, bizi Batı taklitçiliğiyle suçladılar. Bu doğruydu. Çünkü Sovyet edebiyatında taklit edilecek eser yoktu. Diğer yandan bizim yazdıklarımızın hepsi Özbekçe idi ve müşahede tarzı da “Batılı gibi” değildi. Mesela benim “modern” şiirlerim daha çok halk ibareleri üzerine kurulmuştu. Halkın “ayniñ on beşi yaruğ, on beşi karangı” (=ayın on beşi aydınlık, on beşi karanlık) ibaresine dayanarak yazdığım şu şiirimde olduğu gibi:

Aydınlık oldu ayın on beşi,
Kalan on beşi de aydınlık oldu,
Ben bir mütevazı kişi
Yüreğim kıvançla doldu.

Önceden sevindim ben, bakın ki
Mükemmelmiş dünyanın işi,
Bakın, ayın on beşi karanlık,
İkirciklenip durur kalan on beşi.

       (1983)

Fakat 1970'li yıllarda biz, şiirde belirtildiği gibi o kadar da mütevazı değildik. Eğer mevcut edebiyat bize istediğimiz yeniliği vermezse, bunu biz kendimiz yaratmaya kat'i surette kararlıydık. Tabii, bu iddianın ne kadar gerçekleşip gerçekleşmediğine edebiyatçılar karar verecek.

Üniversiteyi bitirdikten sonra, diplomamda “gazeteci” yazmasına rağmen, hiçbir gazete beni işe almadı. Aynı şekilde Sovyet iş kanununda “şiir yazarı” diye bir meslek de yoktu. Hanımım, haklı olarak, istikrarlı bir hayat tarzı istiyordu. Benim hayatımda ise yoksulluktan başka istikrarlı bir şey yoktu. Böylece, ayrıldık. Bu evlilikten Nigar, Celaleddin ve Cemalleddin adlı üç evladımız var. İkinci defa evlenirken, çok endişeliydim. Çünkü hayatım henüz istikrara kavuşmamıştı. Fakat ikinci hanımım çok diplomat çıktı, yoksullukla uzlaşabildi. Bu evlilikten Ümide ve Temur adlı iki çocuğumuz doğdu.

1975'ten 1977 yılı Mayıs ayına kadar Gafur Gulam neşriyatında ve “Fizkültüra Uzbekistana” gazetesinin haber bölümünde çalıştım. Ancak hiçbir yerde çalıştığıma dair “mihnet deftercesi” (iş karnesi) vermediler. Bunun sebebini de bugüne kadar öğrenemedim.

1977 yılında ilk şiir kitabım çıktı. Aynı yıl Yazarlar Birliğine üye oldum. Yine aynı yıl, Yüksek Edebiyat Kursuna girdim ve Moskova'ya gittim. Buradaki eğitimim sırasında aldığım burs, çalışırken aldığım maaştan daha çoktu. 150 ruble alıyordum. Her iki ayda bir Taşkent'e geliyordum. Eve hediye olarak gül değil, 10-15 kilo et getiriyordum. Evdekiler bundan memnundu. Ben ise bu marifetimden gurur duyuyordum. Fakat bu iki yıl süren refah süreci çok çabuk geçti ve hayatımız yine kalem hakkına kaldı. Buna rağmen biz evimizde çok bahtiyar yaşadık; Allah'a şükürler olsun, hiçbir zaman kendimizi yoksul hissetmedik. Bu duygularla şöyle bir şiir de yazmıştım:

Sen ve ben biliyoruz, sevginin
Salkım söğüt emsali olmadığını.

Sarı gül ayrılık,
Kırmızı gül kavuşmak demek değildir.
Söyle onlara,
Anlat sevgilim,
Biz nasıl severdik birbirimizi,
Nasıl sever idik,
Gülleri yolunmuş bom-boş alemde!

(1980)

1970 ve 1980'li yıllarda kalem hakkıyla geçinmek mümkündü. Hatta bazı halk şair ve yazarları zengin bir hayat yaşıyorlardı. Onlar sosyalist vatana yaptıkları hizmetlere layık hususi ev, yazlık, araba satın almaları mümkündü. Neşriyatlar mali yönden devlet teminatı altındaydı, edebiyat ve onun teşviki devletin vazifesi idi.

70'li yılların başında heykeltıraş Aman Aziz'in Çilanzar'daki bodrumunda toplanıyorduk. Bu atölyede Aman Aziz ile Sabircan adlı heykeltıraş genç çalışıyordu. Buraya gelenlerin sayısı o kadar da çok değildi. Toplantılarda daima ressam İsfendiyar, rahmetli Şühret Abdüreşid, alim Begcan Taşmuhammed ve mutlaka Rauf Parfi, bazen de başkaları hazır olurlardı. Bir gün bir facia yaşandı ve Sabircan kendisini bodrumda astı. Allah rahmet eylesin! Bu olaydan sonra Aman Aziz, Rustavelli sokağında başka bir bodrum buldu ve meclisimiz de oraya taşındı.

 

İDEALİSTLER

Aman Aziz'in bodrumunda şarap çok içilirdi. Oraya gelenler mutlaka bir şişe şarapla gelirdi. Bu yazılmamış bir kuraldı; şarap entelektüel sohbetin mayasıydı.

Sohbet esasen edebiyat ve sanat hakkında, yani bizim hayatımız üzerinde olurdu. Burada herkesin kendisini dilediği büyüklükte görmeyi, dilediği yükseklikte olmayı tasavvur etmesi mümkündü. Mesela, ressam İsfender coşarak “Ben dâhî olarak doğmuşsam ne yapayım? Bunda benim suçum nedir?” diyerek etrafa bakınınca hiç kimse ona itiraz edemezdi. 

ARZU

Eyvan sâde olsa, olmasa baş köşesi,
Eyvandan da sâde olsa dostların.
Serbestçe davranan birini görüp,
Kinaye etmese zeki gözlerin.

Başlar üzerinde sallansa fanus,
İstemeyen saki olsa (kadehi doldursa), isteyen içse,
Sohbetler doğsaydı kendiliğinden,
Yeşil otlar gibi büyüse idi.

Ne hafifmeşrep olsak, ne de kibirli
Bir şirin arzudan uyuşsa canlar ,
Göğe gözlerimizi dikip , insanlar gibi
Oturup yazsaydık nurlu soneler....

1977 (“Aq Köylekler”, 1980).

İsfendiyar hakikaten de müthiş bir ressamdı. Özellikle tabiat tasvirleri, hele onun ağaçları, her birinin bir insan gibi kendisine özgü karakteri olurdu.

Rauf Parfi, 70'li yıllar Özbek şiirinin bayraktarlarındandı. Ama o, İsfendiyar gibi kendi büyüklüğünü izhar edecek kadar saf değildi. O yıllarda Nazım Hikmet'in “İnsan Manzaraları” adlı eserini Özbekçe'ye tercüme ediyordu. Türkiye mevzuunu bizim çevremize Rauf Parfi getirmiştir. Kendisi Kırım Tatarlarının millî hareketinden de haberdârdı. Hareketin içinde dostları da vardı. Ben, pantürkist İsmail Gaspıralı hakkındaki ilk bilgileri de o yıllarda edinmiştim. Daha sonraları benim neslim için idealizme dönüşmesi gereken “Türk Kavimlerinin Birliği” gayesi bu bodrumda romantizm sisleri arasında, karaltılar halinde şekillenmeye başladı.

Yanılmıyorsam 1972 senesiydi. Taşkent Üniversitesi'nin Felsefe Fakültesi'ni bitiren Harezmli Tahir Kerim yeni bir şey keşfetti. “Hürriyet” veya “Amerika'nın Sesi” radyosunda haber verilmiş. Bu radyolarda söylendiğine göre Türkiyeli bir siyasetçi lider Çin'e giderek oradaki Uygurların haklarının verilmesini talep etmiş. Bu zatın adı da Alparslan Türkeş olup kendisi albaymış.

Albay Alparslan Türkeş.

Bu askerî unvan ve kadîmî isim, henüz Türkçülük ve Türkiye hakkında iptidaî tasavvuru olan zihnimizde tuhaf intibalar uyandırmıştı.

Fıtrat ve Çolpan'ın eserlerindeki gayeler bizim için gizliydi. Onların yaşayan zamandaşlarında ise böyle bir gaye yoktu, belki de bu yüzden hayatta kaldılar. Ancak buna rağmen Sovyet ideologları her on yılda, on beş yılda bir hümaniter cephede Pantürkizm virüsüne karşı “dezenfekte” yaparlardı.

1971 senesi, “Kızıl Özbekistan” gazetesinde “Gül bahçesindeki kötü ot” başlıklı bir yergi fıkrası yayınlandı. Bu makalede Çolpan Ergeş “fâş” edildi. Yazıda şairin hayatındaki bozukluklar anlatılıyor, karısından ayrıldığı, iki pasaportu olduğu hakkında malumatlar veriliyordu. Ancak makalenin yazarı belirsizdi. Yazı müstear adla yayınlanmıştı. Bu müstear adın ardında KGB'nin bulunduğunu herkes biliyordu.

Çolpan Ergeş şair olarak, açıkça ne milliyetçilik ne de Türkçülük yapmıştı. Ama şiirlerindeki bazı meçhul ima ve ibarelerin, uyanık sansürcülerin başlarını ağrıttığı şüphesiz. Çolpan Ergeş'in milliyetçilik tarifi kendisine özgüydü. Kurnazca gülümseyerek “Milliyetçilik de traktörcülük gibi bir iştir. Bunun neyinden korkuyorlar bilmiyorum.” derdi. Bu gülümseme bizim millî ruhtaki şairlerimizin yazma üslubunun simgesiydi. Onların eserlerindeki kinaye, istihza, nükte ve bütün karmaşık cümleler Çolpan Ergeş'in gülümsemesinin bizzat kendisiydi.

Çolpan Ergeş, yergi fıkradan sonra daha da kurnazca gülümser oldu. Şiirlerindeki imgeler öylesine karmaşıktı ki bunu milliyetçi bir şair mi yoksa komünist biri mi yazmıştı anlamak mümkün değildi. Ben, Çolpan Ergeş ve Rauf Parfi'den daha genç olduğum için maksimalist idim. Şiirde fikri o kadar saklamaya hacet yok diye düşünüyordum. Lakin onların kendi felsefeleri vardı ve şiirin nasıl yazılacağını benden daha iyi biliyorlardı.

Mesela, Çolpan Ergeş “öz vatanında yabancı” halkı şöyle anlatıyordu:

Elveda, yavrum, elveda, sağlıcakla git,
Sen varsın ki, can bu vücudumda.
Benim sebep, daim sen gördün ıstırap,
Kendi evine sen sığmazsın gayri ...

Veya müstemlekeden kurtulmak hayallerinin tasviri:

Uzaklarda gümbür gümbürdeyerek
Yer yer aydınlanır gökler anbean
Atlar kişnemekte, dıgıdık dıgıdık ...

Onun kitaplarının adları da çok basit, aynı şekilde, gülümser gibiydi: “Ümid Çırağı”, “Bahar Arzuları” vs.

Milliyetçilik meselesinde Çolpan Ergeş'in tamamıyla zıddı olan bir yazar vardı. Bu Memedali Mahmudov'du. O kesinlikle duygularını gizlemeyi bilmezdi. “Bağdan Kurdu” adlı uzun bir hikaye yazmıştı. Hikayenin baş kahramanı Semerkant bozkırlarında at koşturan bir basmacıydı. Hikayenin adından başka her yerinde basmacının davranışları büyük bir zevkle tasvir ediliyordu. Olaylar çok sade, çok basit anlatılıyordu. Bu kitap 70'li yılların sonlarında yayınlanmıştı üstelik.

Memedali, çok saf, iyi biriydi. Biz, Batı tesiriyle bozulan kimseler, onun maskesiz milliyetçiliğini tenkit ettiğimizde çok öfkelenirdi ancak hiç kin tutmazdı.

1974 veya 1975 yılında Memedali genç yazar olarak Türkiye'den gelen delegasyonla görüşmüştü. “Taşkent” otelinin balkonunda Türk hiciv yazarı Aziz Nesin'e ima yoluyla Özbekistan'da millî duyguların çiğnendiğini anlatmış. Bu hususta Memedali “Lakin Aziz Nesin hiç bir reaksiyon göstermedi, belki de KGB'den korkmuştur” demişti.

Aslında, Aziz Nesin KGB'den değil, Memedali'den korkmuştu. Nesin sosyalistti. Türkiye'deki milliyetçiler, fikrî rakipleriydi. Sovyet rejimi Aziz Nesin gibi romantik sosyalistler için en adil rejim olarak görünüyordu. Sovyet KGB'si, Yazarlar Birliği vasıtasıyla Nesin gibi istidatlı yazarları Sovyetlerin yanına çekmek için onlara sürekli türlü mükâfatlar vererek hil'atler giydirirdi.

Ama Özbek milliyetçileri için bunun önemi yoktu. Onlar Türkiye'deki sağ-sol kavgasından habersizdiler. Türkiye'den kim gelirse gelsin, hepsinin Türkçü olduğu düşünülürdü. Çünkü Türk'ün Türkçü olması tabii bir hal diye kabul edilirdi. Nazım Hikmet ve Aziz Nesin gibiler Özbek milliyetçilerinin değerli şair ve yazarlarıydı. Çünkü onlar Türkçe yazıyorlardı.

Özbek milliyetçileri Necip Fazıl veya Nihal Atsız'ın eserlerini esasen hiç okumamışlardı; çünkü onların kitapları Rusça'ya da Özbekçe'ye tercüme edilmemişti. Moskova buna izin vermemişti.

Türkiye, bizim için bir kutsallık kazanmıştı. Türkiye, Türk kavimlerinin kurdukları yegane müstakil devletti. Türkiye'de devlet dili Türkçe idi. Herkes Türkçe konuşuyor, Türkçe yazıyor ve Türkçe müşahedede bulunuyordu. Türkiye'nin tabii zenginliklerini hiç kimse alıp kendi ülkesine götürmüyordu. Türkiye müstemlekeciler için hammadde kaynağı değildi. Kendileri üretir, kendileri işler ve dışarıya ihraç etme iktidarına sahip bir ülkeydi. Biz gençler, Özbekistan'ı rüyamızda nasıl görüyorsak, Türkiye aynen böyle bir memleketti. Türkiye bizim istiklal hakkındaki arzularımızın reel modeliydi. Bu sebeple biz her zaman Türkiye'ye ait ne olursa -hiç kontrol etmeden- tenkit etmeden otomatik olarak müspet kabul ederdik.

Müstemleke altındaki halklar kendi parmaklarını emerek yaşayan ayılar gibi, kendi yarattıkları ideallerle beslenerek, yüz yıllar boyunca etnik ve kültürel kimliklerini kaybetmeden yaşayabilmişlerdir.

Biz, bir müstemleke ülkenin evlatlarıydık. Halkımız bu kulluktan er veya geç kurtulmalıydı. Her halükârda bunu arzulardık. Biz pamuk tarlalarında başını arktan kaldırmaya vakit bulamayan o mütevazı, saf ve alicenap halkın çocuklarıydık. Hükümet, Özbek Komünist Partisi, kukla liderler bizim şiirlerimizi, bu şiirlerdeki milliyetçi ruha bir kuruş bile değer vermezlerdi, bizim düşüncelerimize açıkça gülerlerdi. Ama biz, “bu halk için mesul olduğumuz bizden başka hiç kimse yok” diye düşünürdük.

70'li yılların başında şair Rauf Parfi Türkçe'den tercüme ettiği “İnsan Manzaraları” Özbek Türkçülerinin ıstıraplarını ifade ediyordu. Gerçi bu eserin müellifi Nazım Hikmet kendi eserinde Rauf Parfi ve ülküdaşlarının tam karşıtı ideolojiyi ileri sürse de, bu eserin Türkçe yazılması bizim için yeterliydi. Türkçe yazılan şeyler, Türklere karşı olamazdı sanki. Dil fetişizmi bu derece güçlüydü. Dil -vatan, dil - müstakillik, dil - millet demekti.

Ben 1993 senesinde Ankara'da rahmetli Alparslan Türkeş ile ilk defa görüştüm. Kendileri bana 1992'de Türkiye başbakanı Süleyman Demirel heyetiyle Taşkent'e gittiğini fakat beni göremediğini söyledi. “Sizinle görüşmek istedim. Görüştürmediler. Muhammed Salih yurt dışına gitti, dediler. Daha sonra öğrendik ki, siz evinizdeymişsiniz. Beni aldatmışlar.” dedi.

20. asır Türkçülüğünün lideri sayılan bu sabık albay Türkiye'deki Milliyetçi Hareket Partisi'nin reisi, yetmişin üzerinde bir yaştaydı. Onun çehresinde uzun süren hapis ve sürgün yılları tuhaf nakışlar yapmıştı. Boğuk sesinde bir kadimlik vardı. Ona eski Altay Türklerinin ananelerine göre Başbuğ diye hitap ediliyordu.

Ben kendisine 1972 senesi Çin'e giderek Uygurların haklarını talep ettiniz mi? diye sordum. Başbuğ “Hayır. Çin'e hiç gitmedim” dedi.

Kendisine talebelik yıllarımdaki o hatıramı anlattım; çok etkilendi. Şayet “kırklı yıllardan beri Türkçülük ülküsü için çektiğim ıstıraplar boşa gitmemiş” diye düşündüyse buna şaşmamalı. Önemli olan şuydu: Orta Asya Türkleri müstemlekenin en durgun zamanları kabul edilen 70'li yıllarda dahi kendi haklarını savunacak kahramanları beklemeye devam etmişti. Onlar ortaya çıkmayınca, bu defa bu kahramanları hayallerinde yaratmaya başlamışlardı. Alparslan Türkeş, Orta Asya Türkleri meselesini Türkiye'de ilk defa ortaya koyan siyasî liderdi. Bu sebeple “Millî Şef” İsmet İnönü hükümeti tarafından ağır işkencelere maruz kalmışlardı. Orta Asya Türkleri bu olayları ikinci, üçüncü elden sisler arasından işitmişti. Ancak bu bile yeterliydi. Hürriyet isteyen Türk kavimlerinin, uzaktaki albay hakkında efsaneler uydurması için bu yeterliydi. 

 

ÖZBEKÇİLİK

Özbekçilik, Sovyet idaresi tarafından en fazla kullanılan ülküydü. Tıpkı Kazakçılık, Türkmencilik, Tacikçilik vs. gibi. Bu, Orta Asya kavimlerinin birliğine, Orta Asya Pantürkizm'ine ve ümmetçiliğe karşı halkın içinden çıkarılan bir kalkandı   .

Ama ne Pantürkizm, ne de ümmetçilik Sovyetleri korkutacak derecede güçlüydü. Her ikisinin köklerini Bolşevikler daha 10'lu, 20'li yıllarda acımasızca baltalamışlardı. Bu ülküleri savunan yüzlerce aydın ve alim katledilmişti. Kütüphaneler dağıtılmış, kitaplar yakılmıştı. Neticede Türkçülük ve ümmetçilik, ideoloji olarak geniş kitlelere yayılmış olmasına mukabil reel hayatta gayet dar bir muhitte kalmıştı.

Sovyetlerin icadı olan Özbekçilik gelişmesinin en yüksek zirvesine 70'li yıllarda erişmişti. Özbekçilik ruhu bilimin hümaniter yönlerinde, sanatta bilhassa edebiyatta çok güçlüydü.

Özbekçilik Sovyet stratejistleri tarafından Tacikçiliğe; Tacikçilik ise Özbekçiliğe karşı sürekli bilenir dururdu. Tacik ilim adamı Babacan Gafurov'un “Tacikler” adlı “tarihî eseri” Özbekçiliğin gelişmesinde büyük rol oynadı. Bizim Özbek alimlerimizin millî ruhtaki monografileri de Tacikçiliği sürekli olarak güçlendirdi.

Şair Erkin Vahidov'un “Özbegim” şiiri 1970'te yazılmasına karşılık 1980'lerin başına kadar en önemli şiirlerden biri olarak geldi. Bu biraz basitçe, bütün herkesin anlayabileceği Özbekçiliği teşvik eden önemli bir eserdi. “Başda doppım, gaz yüremen gerdeyib” (=Başımda takkem, övünerek, dik gezerim) derken şair bundan sonra ne yapacağını söylemiyordu. Çünkü bundan sonrası önemli değildi. Başına doppı (Özbek millî takkesi) giymek bizatihi isyandı. Övünmek de bizatihi inkılaptı. Fakat Tacikler de doppı giyiyordu. Onların kullandığı doppı Vahidov'un kullandığı doppıdan hiç bir farkı yoktu. Lakin Tacikler, Özbeklerden “farklı olmaya” mecburdular. Bu mecburiyet “Tacik” kelimesinin kökeni “Tac” kelimesinden geldiği efsanesi ortaya atıldı. Tacik biraderlerimiz dediler ki, yani sizin övüncünün pamuklu kumaştan yapılan doppı ise, bizimki bir tacdır!

Esasında, doppı da, tac da orijinal bir tem değildi. Sovyetler sisteminde Gürcü çerkeskasını, Türkmenler çögirmesini, Ukrayinler yakası işlemeli gömleklerini giyerek tıpkı Erkin Vahidov gibi veya ondan daha da övüngen, daha da mağrur dolaşırdılar. Ve hepsi bu giysileri millî gurur olarak kabul ediyorlardı. Gurursuz hiç kimse yoktu. Hatta Uzak Şark buzullarında yaşayan Eskimo tipi kabileler dahi kendi postlarıyla gururlanmak için yılda bir defa Moskova'ya gelip giderlerdi. Moskova, Sovyet halklarının millî rengarenkliğini koruyarak, birlikte yaşamakta olduğunu dünyaya bu şekilde sergilerlerdi. Yani halkların milliyetçiliği ancak Rusların izin verdiği daire içinde hareket edebilirdi. Lakin Sovyet imparatorluğunun yıkılmasında bu “sınırlanan milliyetçilik” esas rollerden birini oynadı.

 

GENÇLİĞİN SONU:

70'li yılların ortalarında yeni dostlar edindim. Bu, türlü karakterdeki insanları birleştiren şeyin ne olduğunu belirlemek zor. Onların hiç birisi kesinlikle resmî edebiyat veya sanat hadimi değildi. Hiç birisi yaltakçı değildi. Ekmek için sanatını vasıta yapmayan adamlardı. En mühimi, bu adamlar Sovyet rejiminde bir kimse ne kadar hür yaşaması mümkün olabilirse, o kadar hür yaşayabiliyorlardı. O zamanlar “Gülistan” dergisi çıkıyordu ve bizim “hür” görüşlerimiz çoğunlukla bu dergide basılırdı. Derginin muharriri Askad Muhtar liberal düşünceli biri olduğu için bizim “arayış”larımızı gördüğü halde fark etmemiş gibi davranırdı. Lakin gerektiğinde “yukarı”nın da gönlünü almayı unutmazdı. Askad ağabey anadan doğma şair değil, anadan doğma muharrir idi. Tek bir sözüyle bütün bir metni tam ters istikamete çeviriverirdi. Benim bir şiirimde, kahramanın törende sevgilisini görüvermesi tasviri vardı.

...Yüz, görünüş, çehreler içinden
Senin sîman sivrilip çıkar!.

Askad ağabey bu şiiri:

Senin sîman sivrilip çıkar, Lenin!

Şeklinde değiştirerek “Lenin” kelimesini şiirimde asla yazmadım diye gururlanan bendenizi epeyce utandırmıştı. Fakat ne olursa olsun, “Gülistan” dergisi uzun zaman bizim esas kürsümüz olmuştu.

Biz gençtik. Gençlik bir imtiyazdı. Bize hiç kimse dikkat etmiyordu. Bu durumdan yararlanarak, dilediğimiz şeyi yazar ve yayınlardık bile. Tabiî, rejimi devirmeye davet etmiyorduk; ona karşı ancak aba altından sopa göstermemiz mümkündü. Bazı uyanık eleştirmenler bu durumdan rahatsızlanarak “abanızın altındakini açıklayın!”, diye hitap ettiği zamanlar da oldu.

Bu “delikanlı” gençliğimiz epey uzun, 1984 yılına kadar devam etti. Otuz beş yaşında dahi genç olmaya devam etmek ancak bizim topluluğumuzda mümkündü ve bu imkândan biz olabildiğince yararlandık. Ama 1984 senesinde gençliğimiz birden durdu. Kremlin'de hakimiyet değişti. 

M. Salih'in "Yolname" ( Ötüken  neşriyatı, 1997, İstanbul)  kitabindan alındı

 
 

Şeriat ve demokrasiNeden siz 'küreselleşen dünya' derken sadece terörün 'küreselleşmesini' düşünüyorsunuz? Neden sadece teröre karşı savaşın 'küreselleşmesini' kastediyorsunuz? Neden her şeyin 'küreselleşmeye' mahkûm olduğu bu dünyada halklar ve ırkların barışı küreselleşmiyor? Neden kültür ve medeniyetlerin yakınlaşması
küreselleşmesin?
devamı... >>>

İstikrarın en 'pahalı'sıNeden yaptırım politikası diktatör rejimlerine karşı uygulamıyor? Uluslararası anlaşmalara, AGİK şartnamelerine Özbekistan da imza atmadı mı? Yoksa, Batı da Kerimov gibi Özbeklerin mantalitesinden şüpheleniyor mu? Batı da Özbekler demokrasiye hazır değil düşüncesinde mi yoksa? Öyleyse, neden Sırbistan ve Hırvatistan'a sunulan o uluslararası evraklar Özbekistan'a da sunuldu ve Kerimov onları imzaladı? ... devamı... >>>

Aklın yolu demokrasiM.Salih: Türkiye siyasi hayatindeki sağ-sol gibi iç meselelere karışmamaya kararlıydım. Özal son gezisinden kötümser dönmüştü, oralarda avtokratik rejimlerin bölge istikrarını menfi etkilemeye başladığını fark etmişti ve çeşitli siyasi gruplarla temasa geçmişti. Özal 17 Nisan 1993'te bana randevu verdi, fakat görüşemedik, o gün vefat etti... devamı... >>>

Kerimov varsa demokrasi yokKarimov seçimlerden korkar. Seçimlerin her beş yılda tekrarlanması, toplumda istikrarsızlıklar yaratma olasılığı güçlü, her yedi yılda olsa bu risk azalır, diyerek korkusunu açıkça itiraf etti bile. Evet, seçimler onun için hep tehlikeli olmuştur. Oylama süreci ve oy sandıkları tamamen denetiminde olmasına karşın, seçmenleri yönlendirme ve seçime hile karıştırma araçları elinde olmasına rağmen seçimden korkuyor... devamı... >>>

Muhammed Salih'e sorularM. Salih: Hayır, şiire vakit yok! Daha doğrusu, şiir için ilham lazım, işte o yok. 20 haziran 1990 yılında Komünist Parti Genel Sekreteri Kerimov'un karşı olmasına rağmen Parlamentoda Özbekistan'ın bağımsızlığını ilan ettiğimizde, ''Nihayet oldu bu iş, şimdi şiir yazacağım, şimdi ben serbest bir insanım, benden bu kadar, siyaset sizing olsun!'', diye hayal etmiştim, yanılmışım... devamı... >>>

Afganistan hasta adamÖzbekistan yönetimi 11 Eylül günü kovboy filmleri ve göbek danslarıyla milleti avuttu. Halk bu dehşetli terör eylemini Rus TV kanallarından öğrendi. Ancak iki gün sonra 'yukarıdan' onay geldikten sonra Rus TV'lerinden alınan görüntüleri hiçbir izahsız yayımlamaya başladılar. Yönetim tam anlamıyla bu olaya sevinmek mi lazım üzülmek mi bilmiyordu, dünyanın bu olaya tepkisini bekliyordu ve ona göre hareket edecekti... devamı... >>>

The site is prepared by followers of Muhammad Salih. | Contacts | ©2004 ???