Muhammad Salih ve Özbeskistan'da demokratikleşme

 

 

 

İsmail CENGİZ

 

HASRET Yayınları, 1994

 

 

 

 

 

 

 

 

ÖNSÖZ

 

YURT KAYGISI

 

 

 

   Geceleri rüyamda, gündüzleri yanımda, göz yumsam beynimde, göz açsam önümde, bir kederli hayal duruyor; bir kadın siması!

   Bir kadın ki; üstünde, ipekli ama delik deşik libastan başka bir şey yok. Başı-ayakları çıplak, dirseğine kadar çamur bulaşan, bağırmaya sesi, kurtulmaya gücü kalmayan bir kadın...

   Bakıyorum; kimsesizlik yüzünden zayıflamış vücudunda zalimler kırbacının izleri görülüyor...

   Bakıyorum; cahilce yapılan tedaviler sonucu yaralarından kanlar akıyor...

   Ey kederli kadın sen kimsin?...

   Ey çileli anne, neden buradan ayrılmıyorsun?...

   Yanımda, gözlerimin içinde, beynimde, kalbimde neyi aramaktasın, gitmiyorsun?...

   Kaygı dumanında ışıksız kalan gözlerin niçin yağmur gibi gözyaşı dökmektedir?...

   Zulmün zinciriyle bağlı ellerini nereye uzatıyorsun, neler dilemektesin?...

   Ah, anladım, anladım! Sen, benim vatanımsın, vatanımın kaygılı heykelisin...

   Ey mukaddes Turan’ımın hayali... Gitme, dur, ayrılma!

   Yanımda, gözlerimde, yüreğimde, vicdanımda kal, gitme!

   Turan’ım, senden ayrılmak benim için ölümdür.

   Senin için ölmek ise benim dirilişimdir...

   Penahım, secdegahım, umudum! Seni bu duruma salan düşmanların mı?...

   Dileğim, isteğim, saadetim! Düşmanların mı seni bu ahvalde bıraktılar?..

   Sevincim, övüncüm, ocağım! Kimsesiz mi gördü seni zalimler?..

   Yok, sen kimsesiz değilsin! İşte, ben bütün varlığım ile sana yardım etmeğe hazırım. Senin yolunda ölmeye hazırım.

   Kaf dağları yolumu kesse de, tamu alevleri karşıma çıksa da, yine sana doğru giderim...

   Üstüme insanlar değil, şeytanlar yürüse de, bacaklarıma zincirler değil, cehennem yılanları sarılsa da, yine sana doğru koşarım!..

   Dünyanın bütün belaları başıma dökülse, zulüm çölünün demir dikenleri gözlerime girse de, yine seni kurtaracağım!

   Ben senin için dirildim, senin için yaşayacağım, senin için öleceğim...

   Ey Türklüğün mukaddes ocağı!

   Ölüm, senin ölümünü isteyenlere!

   Nefret, seni gömmek isteyenlere!

 

   FITRAT

 

   Ağustos, 1917

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GİRİŞ

 

“İNSANLAR KAYBOLMAYA BAŞLADILAR...”

 

   Muhammed Salih, odaya çok meşgul bir işadamı gibi girdi.

   O, uzun boylu, 40 yaşlar etrafında yakışıklı bir adam.

   Salih, bembeyaz giysiler giyiyordu ve yabancı sigara içiyordu.

   Biraz önce Salih, Özbekistan parlamentosunu bırakıp çıkmıştı.

   Muhammed Salih, Erk Demokratik Partisi’ni, Özbekistan’daki Ana Muhalefet Partisi’ni yönetiyor. Erk Partisi, tek muhalefet gazetesini çıkaran Partidir aynı zamanda...

  Salih, parlamentoyu, hükümetin yapması gereken işler hakkında konuşurken, mikrofonu kesildiği için bırakıp gitti. (Konuşma hürriyetinin engellendiği) Salih, milletvekilliği vesikasını kürsünün üzerine attı.

 

   “Bu benim için damar atan diktatörlük rejimine karşı mücadele vermenin en son           yoluydu. Geçen son iki yıl devamında, ben muhalefet adına hükümetin verdiği radikal      reformların yapılmasını talep ettim. Ama onlar hiçbir şey yapmadılar. Bilakis onlar eski  sistemin güçlenmesi için çaba sarf ediyorlar. Ama bu sistem yine çalışmadı. Şimdi bu      sistemin kenara çekilmesinin tam zamanı.

   Biz bu sistemden kurtulmuş gibi olduk. Şimdi ise biz, sistemsiz bir sistemde yaşıyoruz.”

  

   Salih, “Hükümet kendi otoritesini korumak için güvenlik güçlerini kullanıyor ve hakikaten onlar Erk Partisi üyelerini ve sempatizanlarını dövüyorlar ve hapse atıyorlar.” dedi.

   “Ama, baskı ve zulümle bu hükümetin uzun süre ayakta durması mümkün değil. İnsanların hükümete karşı hoşnutsuzluğu giderek artıyor. Bunun esas nedeni ekonomidir. Özbekistan Hükümeti, bağımsızlıktan sonra gelen durgunluğu (istikrarı) kullandı. Biz muhalefettekiler, istikrarın, reformlar için uygun bir ortam olduğunun farkındaydık. Son üç yıl içinde biz, istikrar ortamının korunması için, büyük mitingler dahi düzenlemedik. Ama hepsi boşa gitti. Hükümet, bu istikrarı kullanabilme şansını kaybetti. Biz bu istikrarın uzun süreli olacağına inanmıyoruz.”

   Erk, yeni anayasa ve alternatif ekonomik planlar üzerinde çalışıyor.

   Özbekistan’da tek olan devlet matbaası Erk gazetesinin tirajını 100 binden 12 bine indirdi.

   Ve şimdi de Erk’in lideri parlamentodan istifaya zorlandı.

   Parlamento milletvekillerinin bir kısmı, Salih’in kalmasını istedi. Çoğunluk olan diğer kısım ise onun istifasını kabul etti.

 

   “Ben, yeni parlamento oluşuncaya kadar geri dönmeyeceğim. Ben hiçbir zaman muhalefet lideri olmayı düşünmedim. Ama olaylar beni politikaya karışmaya mecbur etti. Ben hiçbir zaman politikayı ve politikacıları sevmedim.

   Ben sadece bir şairdim...

   Ama her devletin tarihinde öyle olaylar oluyor ki, şairler de politikaya karışmak zorunda kalıyorlar.

   Çünkü, egemenlik, özgürlük gibi ilkeler vardır ki, şairler için kutsal ilkelerdir.

   Erkek adamın, hayatında ciddi bir iş ile meşgul olması gerekir. Bu hayatın kuralıdır. Şiir yazmak benim hayatımdaki tek amaçtı. Şu anda ise meşgul olduğum tek şey siyasettir...”

 

   Bu arada hükümet, mevcut olan muhalefeti yok edip, aynı zamanda kendini demokrat göstermek için, kendisine bağlı kukla muhaliflerini yaratmaya çaba harcıyordu. Ve represyon görülmeye başlandı. Salih, hala beyaz giysileri içinde fevkalade sakin görünüyordu.

   Buna benzer repressiv sistem, istikrarı sağlayamaz. Belki istikrarın bozulmasına neden olur. Onlar istikrarın sürekliliği için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Ama istikrarı bozuyorlar.

   Hükümetin insanlara ekonomik ve siyasi özgürlüğü vermesi gerekiyor. Eğer bu olmazsa hükümetin ömrü çok kısa olacaktır. Eğer insanlara ekonomik ve siyasi özgürlükler verilirse, o zaman hükümetin ömrü uzayabilir. Bu, herkes için çok iyi olurdu.

   Biz cumhurbaşkanı Kerimov’u devirmek istemiyoruz. Ben onunla bu konu hakkında konuştum. Ve benden sonra da onunla konuşanlar çok oldu. Belki, onlar benden daha etkileyici olmuştur.

   Kerimov’un kendine benzeyen eski komünist liderler (şimdi onların partisinin adı değişti) yeni kanunlara engel oluyorlar. Cumhurbaşkanı, bu kanunların kendi otoritesini etkileyecek biçimde olmasını da istemez. Evet, o bunların hepsini biliyor. Eğer cumhurbaşkanı, bu adamları yok etmeye kalkışırsa, kendi hakimiyetini nasıl ayakta tutacak acaba? O kendisinin yönettiği bu sistemden çok korkuyor. Evet, eski komünist rejim hala ayaktadır. Ben onun için çok üzülüyorum.

   Hükümet, yabancı devletlerin ve eski komünistlerin dikkatlerini üzerinde toplamak için “İslam Fundamentalizmi” korkusunu yaratıyor. Salih’e göre, hükümet isterse “İslam Fundamentalizmi” problemini ortaya çıkarabilir.

 

   Salih, “İslami gruplar şimdilik politik bir güç değil ama böyle bir potansiyel de yok değil, var... Eğer reformlar yapılmazsa bu gruplar da politize olabilirler. Ama şimdilik onların belli bir liderleri de, programları da yok. Eğer kararlı bir lider, belli bir programıyla ortaya çıkarsa, onların partileri büyük bir güç olabilir.” diyor.

   “İslam bizim mukaddes dinimizdir. Onun önemi çok büyüktür, bizim için. Ve bu gayet de   doğaldır. Bize göre onu (dini) politikaya karıştırmamak lazım. O, her şeyden büyüktür. O’nu aşağılamak Allah’a karşı gelmektir.”

 

   Ana Muhalefet haline gelen Erk Partisi, birkaç ay içinde yoğun baskılar altında kaldı. Onun matbaası yok edildi ve binaları kapatıldı.

   Cumhurbaşkanı Kerimov da Muhammed Salih’ten kurtulmak istiyordu. Birkaç ay içinde o iki defa, devlete karşı geldiği için suçlanarak hapse atılacaktı.

   Bir gün Erk partisi üyelerinden biri, onun yine hapse atılacağını söyledi. Ve Salih o gün sabah saat 3’te ortadan kayboldu. Araba ile önce Kazakistan’a, sonra Bakü’ye, Bakü’den Türkiye’ye ve sonunda ABD’ye gitti.

   Salih’in eşi ve iki genç çocuğu da kaçmak zorunda kalmışlardı. Izlerini kaybettirmek için, birkaç gün arabayla Özbekistan’ı gezdiler ve Türkmenistan’a geçtiler.

   Dini liderler ise gizli faaliyete geçtiler... Bazıları yurt dışına kaçtı ve bazıları da hapse atıldılar.

   İnsanlar kaybolmaya başladılar...

 

                                                                                                         Scott Malcolmson

                                                                                                         London – Boston

                                                                                                                  1994

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BÖLÜM I

 

MUHAMMED SALİH VE ÖZBEKİSTAN GERÇEĞİ

 

MUHAMMED SALİH’İN HAYATI

 

   Özbekistan’da yayımlanan “Yaşlık” yani “Gençlik” isimli edebiyat-sanat dergisinin 1994 yılı 3. Sayısında Özbek yazar Hurşit Dostmuhammedov şöyle diyor:

 

   “70’lerde benim yazarlık hayatıma tesir eden şairlerden Rauf Parfi ve bir diğeri uzun boylu, az konuşan, biraz kibirli görünen şairdir... onların entelektüel ve (sanat bakımından) taze – yeni şiirlerinden çok etkilendim...”

 

   Evet, baskı, terör ve zulmün, gerçekleri saklamaktan aciz kaldığı görülüyor. Özbek yazar Hurşit Dostmuhammedov’un bahsettiği o uzun boylu, az konuşan ve biraz kibirli görünen şair, Muhammed Salih’tir. Geçmişte Özbek milli edebiyatına çok şeyler kazandıran ve Özbek aydınlarının milliyetçi çizgide yetişmelerinde örnek aldığı kişilerin başında yer alan Muhammed Salih’in bugün isminden bahsetmek dahi yasaktır.

   Ancak Salih ismine uygulanan sansüre rağmen Özbek edebiyatı ve sanatındaki yeri “tarifle izah edilmek” suretiyle yaşamaya devam ettiği görülmektedir. Bu küçük örnek, Kerimov rejiminin adından bile endişe ettiği Salih’in edebi tesirini ve aydınlar arasındaki yerini yok etmeye gücünün yetmeyeceğinin canlı bir işaretidir.

   Çünkü Salih’in savaşı, insanlık savaşıdır.

 

   “Ben çaresiz ve küçük insanlarla savaşmam... Ben Özbekistan’daki diktatörlük rejimiyle savaşıyorum...”

 

   Evet, önce “milli değerler” için, sonra “ülkesinin bağımsızlığı” için, ardından “halkının özgürlüğü” için mücadele veren, şimdi ise “Özbekistan’da demokrasinin yerleşmesi” ve “insan haklarının korunması” için diktatör Kerimov’a karşı mücadelesini sürdüren Muhammed Salih, 1949 yılı 20 Aralık günü, Özbekistan’ın batı vilayetlerinden olan, bir zamanlar Harezm Hanlığı’na merkezlik yapmış tarihi mekan, Harezm şehrinde dünyaya geldi.

   1966 yılında liseyi bitirdikten sonra, ülkenin başkenti Taşkent şehrine gelerek, Taşkent Ressamlık Enstitüsü’ne girmek için hazırlanmaya başladı. Gayesi, kafasındaki düşünceleri ve zincir vurulamayan güzel hayallerini, tuval üzerinde resimleyebilmekti.

 

   ASKERLİK HAYATI

 

   Ancak bu isteğini gerçekleştiremeyen Salih, 1968 yılında “askerlik görevi” için orduya katılmak zorunda kaldı. Rusya’nın peyklerinden Çekoslavakya’da başlayan olaylar nedeniyle, bölgeye gönderilen Sovyet askeri gücüyle birlikte üç ay Bratislava’da kaldıktan sonra Macaristan’a gönderildi. İki yıl süren askerlik görevinden sonra, 1970 yılında Taşkent’e geri döndü.

 

   SOVYETLERE KARŞI ILK MILLI TEPKI

 

   İki yıl süren askerlik görevi esnasında gördükleri, kendisiyle aynı soydan gelen insanların uğradıkları hakaretler, Salih’in milli duygularını besleyen en önemli unsurları oluşturmuştu.

   Sovyet ordusundaki askerliği zamanında, ilk defa zayıf bir şekilde hissettiği milli duygusu, komünizme karşı milli tepki olarak ortaya çıkmıştı. Salih, o günleri şöyle anlatıyor:

 

   “Benim düştüğüm bölük, Macaristan’ın Sekeşfehervar (Zigetvar) şehrinde bulunuyordu. Bu bölüğe ‘özel istihbarat bölüğü’ denirdi. Bölükte topu topu 350 kişi, terkibini – bir gürcü ve benden başka- Rus ve Ukraynalı askerler meydana getiriyordu.

   Gürcü ile aramızda bir yakınlık vardı. Muhtemelen bu yakınlık Rus olmayışımızdan kaynaklanıyordu. Bir gün dinlenme anında, bulunduğumuz meydanın karşı tarafından piyade bölüğü geçti. Askerlerin çoğu Özbek ve Tacik’ti. Askerlerin yabancı bir dilde konuşmaları, bizim bölükteki Rusların sinirine dokundu ve içlerinden biri, ‘Hey, çurki, perestante boltat’ (Hey odun kafalı, gevezelik etme!) diye bağırdı. Ben yerimden nasıl fırladığımı, ona nasıl vurduğumu hatırlamıyorum. Bizi ayırdılar. Ben o günden sonra, onlardan farklı bir millete mensup olduğumu hissetmeye başladım. Rusların nezdindeki ‘çurki’, benim milletim idi. Ben onun bir parçası olarak, bu millete ‘çurki’ denilmesine asla razı olamayacağımı hissettim. Bu duygu, terbiyenin (eğitimin) bir neticesi değil, belki her bir ırkın kanında mevcut olan batıni duygu idi. Bende bu duyguyu uyandıran ve şekillendiren de Rus milliyetçiliği oldu. Bütün ideoloji, matbuat, radyo, televizyon, hatta sokaklarda asılı tabelalar, reklamlar bile ‘Sovyet İnsanı’nın propagandasını yaparken, bu ‘insan’, Rusça konuşan, Rus adetlerine göre yaşayan, bir insan olarak anlaşılırdı. ‘Russkiy çay’, ‘Russkiy sneg’, ‘Russkiy les’... Bu kelimeleri okuyan, sanki çayı da, karı da, ormanı da Rusya’ya mahsus şeylermiş gibi görür ve bu hiç kimseye de garip gelmezdi. Herhangi bir kahveci, Özbek kahvehanesine ‘Özbek çayı’ diye yazmasının mümkün olup olmadığını, hayal bile etmezdi...”

 

   Salih’in ressamlıktan sonra ikinci arzusu, araştırmacı bir “gazeteci” olmaktı. Bu arzusunu gerçekleştirdi. 1970 yılında Taşkent Üniversitesi Gazetecilik Fakültesi’ne girdi.

   Öğrencilik yıllarında şiir ve tercüme denemeleri yapan Muhammed Salih, bu dönemde eksiztansiyalizm akımından etkilenmiş, özellikle J.P. Jartre, A. Cammur ve F. Kafka gibi ünlü yazarların çalışmalarıyla yoğun olarak ilgilenmiştir. Bu yakın ilgi, mezuniyet için tez olarak seçtiği konunun “Çağdaş Fransız Şiiri” olmasıyla da kendisini göstermektedir.

   Muhammed Salih, öğrencilik yıllarında, bir taraftan bazı çağdaş Fransız şairlerini ve Kafka’nın bazı eserlerini Özbek Türkçe’sine tercüme ederken, diğer taraftan da “Dede Korkut”u ve “Yunus Emre”yi ülkesinin edebiyatına kazandırarak, kendi milli kültüründen kopmadığını göstermiştir.

 

   İLK ŞİİR KİTABI

 

   Gazetecilikle dolu olarak geçen yedi yıl sonrasında 1977 yılı, Muhammed Salih’in hayatında önemli bir dönüm noktası oldu. Çünkü yıllardır iç içe yaşadığı şiirlerini, zaptedemediği duygularını, halkıyla paylaşma vakti gelmişti. Yayınladığı ilk şiir kitabı büyük bir ilgi gördü.

   Bu ilk şiir kitabı ile Salih, Özbek şiirinde “Metaforistik akım” adı verilen yeni bir ekolün doğmasına neden olmuştur. Şairin bu ilk kitabı, çok kısa bir sürede Rus, Ukrayna, Latiş, Eston dillerinde ve diğer Türk lehçelerinde yayınlandı.

   Aynı yıl yani 1977’de Moskova’ya giden Salih, iki yıl boyunca “Yüksek Edebiyat Enstitüsü”nde kurslara katıldı.

   1985 yılına kadar geçen süre içerisinde 5 şiir kitabı ve 3 tercüme kitabı yayınlandı. 1966’dan bu yana şiir yazan Salih’in eserleri Arap, Türk, İngiliz, Fransız ve İspanya dillerinde de yayınlanarak elden ele dolaşmaya başladı.

 

   GORBAÇOV’A MEKTUP

 

   1985 yılında Özbekistan’da milli değerlere, yani örf ve adetlere, milli dil ve edebiyata karşı, komünistlerin kışkırtmasıyla bir hücum başlatılmıştır.

   Moskova’nın kuklası durumundaki Özbekistan yönetimi, ülkede milli değerlere karşı uygulamaları gündeme getirince, halkın yetiştirdiği Özbek yazarları, Muhammed Salih ve dava arkadaşları milli değerlere ve İslamiyet’e yönelik bu hücumlara karşı çıkarak, Komünist Partisi’nin tutumunu protesto eder mahiyette Çernenko’nun yerine Politbüro’nun başına geçen Mihail Gorbaçov’a bir mektup yazdılar.

   Bu protesto mektubuna verilen cevap, bu mektubu imzalayan Salih ve 52 genç yazar ve şairin kitaplarının basımının yasaklanması şeklinde oldu.

   Böylece Muhammed Salih’in de sık sık belirttiği gibi, glasnost ortamıyla birlikte, kendilerini “apolitik” kabul eden birçok sanatçı, istekleri dışında politikaya sürüklenmiş oldular.

 

   POLİTİKAYA İLK ADIM

 

   Muhammed Salih, bu süreci kendi sözleriyle şöyle açıklıyor:

 

   “Siyaset, şöhreti ve reklamı ister, bencildir... Buna karşın şiir sanatı, ‘sükunet’ ister ve ‘insan sevgisi’ gereklidir... Bütün bunlara rağmen biz siyasete girdik. Zira her milletin tarihinde öyle dönemler vardır ki, ‘HALKIN ÖZGÜRLÜĞÜ IÇIN’ kişisel değerlerin terk edilmesi zorunludur...

   Biz 1985 yılından sonra böylesi bir döneme girmiştik.”[1]

 

   Evet, Muhammed Salih, halkının özgürlüğü için, kişisel değerlerini terk etme kararını almıştı. Muhammed Salih, tercihini “halkının mutlu günleri için” kullandı ve kendini halkına adadı.

   1985 yılından itibaren politik sosyal hayata bil fiil girmiş olan Muhammed Salih’in; milli problemler, dil, medeniyet, nüfus, ekoloji, ve diğer konularda yayınlanan şiir ve makaleleri, hem Özbekistan hem de Sovyetler Birliği’nde geniş halk kitleleri tarafından desteklendi.

   Halktan gelen yoğun talep ve ülkenin içinde bulunduğu kötü vaziyet, Muhammed Salih’i politik hayata girmeye zorlamıştı. Artık şiirlerini, yazılarını yalnız sanat için değil, milleti için yazacaktı. Salih, artık milletinin ümit kaynağı olmuştu.

   1985’de “milli değerlerin hor görülmesini” protesto amacıyla Gorbaçov’a gönderilen mektup sonrasında, milliyetçi – özgürlükçü ve demokratik aydınlar ve gençler yavaş yavaş Muhammed Salih’in etrafında toplanmaya başlamışlardı.

   Salih bundan böyle Sovyet emperyalizmine karşı, Özbek halkının milli değerlerini koruma mücadelesi yapacaktı. Sovyet emperyalizmine karşı Özbek halkının haklarını savunacaktı. Ve komünizme karşı Özbek halkının bağımsızlık ve özgürlük mücadelesini başlatacaktı...

   Halk tarafından sevilen, köylüler, çiftçiler, gençler ve öğrenciler tarafından desteklenen Salih, artık örgütlenmek zorundaydı.

 

   YAZARLAR BİRLİĞİ GENEL SEKRETERLİĞİ

 

   1984 – 1988 döneminde Özbekistan Film Enstitüsü’nde “senarist” olarak da görev yapan Salih, Mayıs 1988’de ülkenin önemli kurumlarından olan “Özbekistan Yazarlar Birliği Genel Sekreteri” olarak seçildi.

   Salih’in gelişiyle birlikte “Yazarlar Birliği Merkezi”, komünist yönetime karşı gayri-resmi muhalefet merkezi haline dönüştü.

   Muhammed Salih’in çabalarıyla Yazarlar Birliği;

 

   -Özbek Dili’nin resmi devlet dili olması,

   -Komünist yönetim tarafından doğal kaynakların hunharca kullanılmasıyla ortaya çıkan Ekolojik Meseleler ve

   -Özbekistan’da sürdürülen Pamuk Monokültürü

 

   gibi milli sorunları, o zorlu dönemlerde ülkenin gündemine getiriyordu.

 

 

 

      “ÖZBEK TÜRKÇESİ RESMİ DİL OLMALI”

 

   1991 yılına kadar Özbekistan Yazarlar Birliği Başkanlığını sürdüren Muhammed Salih, başkanlığı sırasında Özbek Türkçe’sinin “Rusça” gibi resmi dil olarak kabul edilmesi için Özbek İlimler Akademisi başkan yardımcısı Erkin Yusupov’a şu mektubu yazmıştı.

  

   “Muhterem Erkin bey,

  

   Siz, ‘Dil Komisyonu’nun başkanısınız. Sizden rica ve istirhamımız şu ki, dilimizle       gönlümüzü bir kılalım. Bugün bir tarihi hadisenin eşiğinde duruyor olmanız mümkündür.     Vazife, itibar, başkanlık gelip geçicidir. Fakat, milletimiz, dilimiz, vatanımız kalıcıdır. Bizi çocuklarımız lanetlemesinler. Dilimizin devlet dili olması şarttır. Bu bir avuç ziyalının (aydının)  isteği değil, belki bütün milletin arzusudur.

   Bugünkü hesaba göre; Özbekistan’da %72 Özbekler, %13 Rusça konuşanlar, %4 Tacikler,

-kalanı diğer Türk boyları- yaşamaktadır.

   Biz, Özbek dilini bilmeyen %13 için kendi dilimizi kurban edemeyiz. Eğer bu oran %25 veya 40 olsaydı bile, biz kendi dilimizin, kendi vatanımızda devlet dili olmasını yine de isterdik. Çünkü aksi halde, o sizin daima tekrar edip durduğunuz enternasyonalizm anlayışının bir kuruşluk kıymeti olmazdı.

   Eğer sizin idare ettiğiniz komisyon vazifesini yapmazsa veya yapmak istemezse, millet kendi dilini korumaya hazırdır.

   İnanın, o, kendi hukukunu kat’i surette talep edecektir. Bizim Yazarlar Birliği (Yavuzçılar Uyuşması)’ne gelen mektuplar, bu talebi dile getiriyor.

   Bu baskı herkese sirayet ediyor. Fakat bu, size kendimizi haklı göstermek imkanını vermez. Ben size kendimi yakın bulduğum için bu sözleri yazmaya cüret edebildim. Yoksa sizin kıymetli vaktinizi almazdım. Affediniz!

   Size sağlık dileyerek, sizden ümit ederek,

   Kardeşiniz Muhammed Salih.

 

   12 Ocak 1989 (* Muhammed Salih’in siyasi faaliyetleri ve mektupları için bkz.

   Bahtiyar İsa, Erk Yolıda, Taşkent - 1992 )

 

   K.P. ÜYELİĞİNE RED

 

   1988 yılı ekim ayında Özbekistan Komünist Partisi Merkez Komitesi, Parti için giderek tehlikeli olmaya başlayan Salih’in önünü kesmek için onu davet ederek “üyelik” teklif etti. Salih, bu teklifi hiç düşünmeden reddetti. Çünkü ona göre “Komünizm; gün batışında doğmuştu, gün batışında da batmaya mahkum bir sistem” idi.

   Muhammed Salih’in komünist partisine üyelik teklifini reddetmesiyle birlikte, özellikle yazılı basın aracılığıyla ve elbette Komünist Partisi’nin baskısıyla kendisine karşı “karalama kampanyası” başlatıldı. Fakat bu kampanya Komünist Partisi’nin isteğinin aksine sonuç verdi. Özbek halkı ve entelektüelleri, Muhammed Salih’i dışlamadığı gibi, onun etrafında kenetlendi ve ona destek verdi.

   Salih artık yalnız Moskova’daki Merkez Komiteye karşı değil, Özbek Komünist Partisi’ne karşı da mücadele vermek zorundaydı. Ancak o kadar temiz düşünceli, idealist bir insan ki, mücadelesini Özbek komünistlerini kazanmak için sürdürdü. Çünkü ona göre;

 

   “Onlar (komünistler) özel bir ırk değildir. Onlar bizlerle yan yana yaşayan yakınlarımız, atalarımız, ağabeylerimiz, analarımız, kardeş ve bacılarımızdır. Ancak onlar evden çıkıp, devlet memurluğuna, aydına, çiftçiye dönüştüler. Ve zamanla imtiyazlı hakim sınıfı oluşturdular.”

    “(...) Bizler yüksek anlayışlı, insan terbiyesi hakkında çok konuştuk. Bugün baktığımızda helal kişilerin, düşündüğümüz kadar çok olmadığını gördük.

   Onlar (komünistler) bizim bahçelerimizde terbiye gördüler, okullarımızda okudular. Üniversiteleri bitirip diploma aldılar ama, ilim-iman almamışlar...

   Onlar ne Allah’a, ne şeytana inanıyor. Yalnız kendi midelerini düşünerek yaşıyorlar. Zaten, köklü-şerefli bir medeniyete, aile terbiyesine sahip olmayan bir adam, hiçbir zaman helal olamaz...”dı.[2]

 

   Salih, Özbek aydınlarının bir zorlamadan dolayı Komünist Partiye üye olduklarına, zamanı gelince parti için değil, Özbekistan’ın milli menfaatleri için çalışacaklarına inanıyor ve bu konuda şunları söylüyordu:

 

   “Ben, inanan bir anti-komünistim, ama komünistler ayrı ırktan insanlar değildir. Onlar da bizim insanlarımız, onlar Özbeklerdir...”[3]

 

   diyerek bu insanların “Hür Özbekistan” için çalışmalarını arzu etmiş, dolayısıyla mücadelesini komünistlere karşı değil, komünizm sistemine karşı yürütmüştür. İleriki sahifelerde okuyacağınız gibi, eski bir komünist olan Abdurrahim Polatov’u, Birlik Halk Hareketi’nin başkanlığına getirmesi, Salih’in, komünistler hakkındaki düşüncesini açıklaması bakımından güzel bir örnektir.

   Ve Muhammed Salih, Özbek halkına;

 

   “Eğer eski komünistler milli bağımsızlık yolunda çalışırsa, destekleriz.”

 

   demiş, ancak hiçbir zaman milli davasından taviz vermemiştir.

   Bugünün diktatörü Kerimov’un, genel sekreteri olduğu Özbekistan Komünist Partisi’nin yoğun baskılarına rağmen, Özbek halkının Salih’e destek vermesi “örgütlenme” ihtiyacını ortaya çıkarmıştır.

 

   BİRLİK HALK HAREKETİNİN KURULMASI

 

   Muhammed Salih, arkadaşları şair Dedehan Hasan, Ahmet Azan ve Zahir Elem ile beraber Azerbaycan’daki Halk Cephesi’ne benzer “Birlik Halk Hareketi”nin kurulmasına karar verdiler.

   Birlik’in ilk toplantısı 11 Kasım 1988’de, Özbek halk şairi Dedehan Hasan’ın evinde gerçekleştirildi. Toplantıya 7’si alim, 11 kişi de yazar ve şair olmak üzere 18 kişi katılmıştı.

   Harekete “Birlik” adını veren ve teşkilatın ilk programını yazan Muhammed Salih 29 Mayıs 1989’da Yazarlar Birliği binasında yapılan ikinci toplantıda, hareketin başkanlığına tek aday olarak gösterilmişti. Ancak Salih, ilk toplantıda olduğu gibi yine adaylığını çekerek yerine (bugün Kerimov gibi aleyhinde konuşan) eski komünist Polatov’u –belki adam olur- diye başkanlığa aday olarak teklif etti.

   Muhammed Salih, kongrede üyelere hitaben, aynen şunları söylemişti:

  

   “Şair ve yazarları millet tanıyor. Biz bundan istifade ile Birlik Halk Hareketi’ni başlattık. Halk bize inanıyor. Çünkü milli değerleri korkmadan savunan Birlik Hareketi’nin başında şairler gibi duygusal olmayan, alimler olmalıdır...”[4]

 

   Ve Polatov, nankörlük ettiği, Salih’in sayesinde Birlik Halk Hareketi’nin başkanlığına seçilir. Muhammed Salih, Birlik Hareketi’nin genel kurul üyesi olarak kaldı. Salih, aynı zamanda Özbekistan Yazarlar Birliği yöneticisiydi. Ve Birlik Hareketi için gereken bürolar Salih’in direktifiyle Yazarlar Birliği binasından verilmişti. Neticede, Birlik Hareketi hızla güçlendi ve 4 ay içinde yüz bin üyeye sahip oldu.

 

 

    BİRLİK’E DESTEK MİTİNGİ

 

   Birlik Hareketi’nin kuruluşunun hemen ardından Pravda Mostoka ve “Sovyet Özbekistanı” adlı gazetelerde “Hakgoy Muhammed’ning Ikki Hıl Sözi” yani “Doğrucu Muhammed’in Iki Farklı Sözü” adlı Birlik’in dağılmasını tavsiye eder nitelikte ve Muhammed Salih’i karalamak amacıyla komünistler tarafından bir makale yayınlanmıştır. Fakat bu yazı, aksine sonuç vermiş, halkın Birlik Hareketi saflarında yer almasına engel olamamıştır. Hatta halk, bağımsızlık,özgürlük ve demokrasiyi kendisine şiar edinen Salih ve arkadaşlarına destek olmak amacıyla 20 Aralık 1988 günü Taşkent’in Inkab caddesinde “komünizmi protesto mitingi” düzenlemiştir.

   28 Mayıs 1989’da teşkilatlanmasını tamamlayarak resmen faaliyete geçen “Birlik Halk Hareketi”, komünist idarenin başlangıcından bu yana, Özbekistan’ın siyasi hayatında şekillenen ilk “Halk Hareketi” oldu. Ayrıca Türkistan Cumhuriyetleri içerisinde kurulan ilk teşkilat olan “Birlik Hareketi”nin etkisiyle, 1988 – 1990 yıllarında Özbekistan yönetimi, birçok liberal kararlar almak zorunda bırakıldı.

   Ne var ki, “Birlik Halk Hareketi”nin hızla büyümesi ve kitlesel bir teşkilat halini alması, beraberinde bazı ciddi problemleri de getirmiştir. Hareket, öncelikle halkı yönlendiren entelektüeller için bir çekim merkezi olmak özelliğini kaybediyor, giderek “sokak eylemleri”ni ön planda tutan bir yapılanmaya dönüşüyordu. Salih, yapılan bir toplantıda, söz konusu tehlikenin altını çizmişti. Fakat, Polatov gibi hareket içinde daha sonra filizlenen radikaller, kendisini “tutuculukla” suçladılar. Bu, bugün gaflet içinde yaşayan Polatov’un bir provokasyonu idi.

 

   BİRLİK HAREKETİNİN SONU

 

   Birlik Hareketi’ne “değişir” ümidiyle getirilen Polatov’un “dönme ve kışkırtıcı” şahsiyeti nedeniyle davanın ve halkın zarar görmesi üzerine Muhammed Salih da dahil olmak üzere 75 kişilik genel kurul üyelerinden, hareketin önde gelen 30 üyesi, örgütle olan bağlarını kopardılar.

   Maalesef, daha önce Taşkent Üniversitesi Kibernetik Enstitüsü Komünist Partisi Bölge Sekreterliğini yaptığı tespit edilen Polatov’un kışkırtıcı şahsiyeti, dönekliği ve Moskova ağızlı demeçleri yüzünden bu şerefli hareket dağılmış oldu.[5]

   Arkadaşlarının karşı çıkmasına rağmen, düzelir ümidiyle Polatov’u Birlik Hareketi’ne getiren Muhammed Salih, şimdi bu hatasının azabını çekiyor.[6]

   Sadece altı ay güçlü bir hareket olarak yaşayan “Birlik” M. Salih’in görüşünde, “Özbekistan’ın bağımsızlığı için mücadele etmesi gereken bir grup olmalı” idi. Ama Polatov ve üç dört Rus yanlısı alim, Birlik ideolojisini; “Biz ancak Sovyetler Birliği’nde de demokrasi kurabiliriz” şeklinde, götürmeye başladılar.

   Hareketin tamamen dağılmasına vesile olan en son damla 19 Ekim 1989’da Polatov tarafından oluşturulan miting olmuştu. Polatov “komünist kimliği” ile Birlik Hareketi’nde faaliyet gösterdiği için, onun parti üyeliğine son verilmişti. Komünist Parti üyelik kimliğini geri almak için, Polatov, bu mitingde kalabalığın içinde bulunan kendi yandaşlarının eline

“-Polatov’u Komünist Partiden atmaya hakkınız yok...” yazılı pankartlar verilmişti. Bu utanç verici eylemden sonra Birlik Hareketi tamamen tükendi.

 

   SALİH, MİLLETVEKİLİ SEÇİLİYOR

 

   1990 yılında yapılan milletvekili seçimlerinde, Muhammed Salih, Taşkent şehri Profesörler Bölgesi’nden aday olarak katıldı ve oyların %89’unu alarak “milletvekili” seçildi.

 

   ERK PARTİSİNİN KURULUŞU

 

   Ülkenin bağımsızlığı için parlamenter bir yolu seçen Salih, toplumun çıkarlarını temsil etmeyen dar bir entelektüelin oyuncağı haline gelen “Birlik Hareketi”nin dağılmasından doğan boşluğu doldurmak amacıyla “Demokratik Erk Partisi” ismiyle yeni bir siyasi teşkilat kurarak, örgütlenme çalışmalarını başlattı.

   Meşhur Özbek şairi Çolpan’ın “Zincir giyme, boyun eğme, çünkü sen hür doğdun” cümlesini kendisine şiar edinen, 11 Nisan 1990’da kurulan ERK PARTISI’nin temel olarak ortaya koyduğu amaç; “Özbekistan’ın Sovyetler Birliği’nden ayrılması ve özgür-demokratik-milli bir yapıya kavuşturulması” idi.

   Erk Partisi’nin, yapılan ilk kurultayında, komünizmi, “artık batmakta olan bir güneş”e benzeten Muhammed Salih, bölgenin ve ülkesinin içinde bulunduğu durumu şu cümlelerle özetliyordu:

 

   “İtiraf etmek gerekir ki, komünizm güneşi batıyor. Onun batışına partilerin mani olması artık imkansızdır. Zaten komünistlerin gayreti de, komünizm gayesini gerçekleştirmek değil, iktidar mevkilerini korumaya yöneliktir... Tabiri caizse, komünizmin gayesi komünistler için bir ‘Tanrı’ ise, komünist partiler de bir ‘din’ olarak görülmekteydi. Tanrı gitti, din kaldı... İtikad söndü ‘namaz’ devam ediyor. Fakat bu namaz, akşam namazıdır...”

 

   diyerek Muhammed Salih, komünizmin yakın günde gidici olduğunu halkına müjdeliyordu.

 

   “ÖZBEKİSTAN BAĞIMSIZLIK DEKLARASYONU”

 

   Demokrasinin, ancak bağımsızlığını kazanmış olan bir ülkede kurulabileceği inancını taşıyan, milli bağımsızlığın ve demokrasinin ancak milli bir zeminde kurulabileceğini savunan Erk Partisi, “Özbekistan Bağımsızlık Deklarasyonu”nu hazırladı ve Muhammed Salih’in çabalarıyla bu deklarasyon Parlamentonun gündemine sokuldu.

 

   ÖZBEKİSTAN’IN EGEMENLİĞİ İLAN EDİLİYOR

 

   Muhammed Salih ve arkadaşlarınca hazırlanan “Bağımsızlık Bildirimi” iki gün devam eden tartışmalardan sonra, Muhammed Salih’in çabalarıyla, büyük çoğunluğunu komünist parti milletvekillerinin oluşturduğu parlamento tarafından onaylandı. Parlamento’da yaptığı konuşmada Salih şunları söylüyordu.

 

   “Allah’a bin kere şükür olsun ki, biz de bu mübarek güne ulaştık. Bugün biz, halkımızın yüz yıllık arzusu, milli bağımsızlık eşiğinde duruyoruz. Gündüzleri hayalimizi, geceleri düşlerimizi tedirgin eden istek, gerçeğe dönüşüyor. Bugün büyük atalarımız, Celaleddin Mengüberdi, Timur Melik, Alişir Nevai, Zihrittin Babür ve

Emir Timur’un ruhları şad olacaktır. Bugün milli istiklal savaşçıları, Madamınbek, Şir Muhammedbek, Çolpan ve Mustafa Çokay gibi şahısların dilekleri yerine geliyor. Ne mutlu, bu mukaddes anı yaşamak, siz ile bizim kısmetimize düştü. Ne saadet, onlarca kuşağın görmeden göçüp gittiği merasim, bize nasip oldu.

   Biz şimdi buna layık olsak yeter. Bu bağımsızlığı desteklesek yeter... Kuşkusuz bize zor olacaktır. Unutmamalıyız: Özbekistan yıkılmış Sovyet Imparatorluğunun bir parçasıdır. Bu paryani bizim vatanımız, dünya toplulukları içinde bağımsız varlık olana kadar, bize kolay olmayacak.”

 

   Muhammed Salih’in bu konuşmasının ardından 21 Haziran 1990 günü Özbekistan’ın bağımsızlığı oy çoğunluğu ile kabul edildi. Bir sene sonra 31 Ağustos 1991’de gururu incinmiş olacak ki Kerimov ikinci defa bağımsızlık ilan etti ve 1 Eylül tarihi Özbekistan’da “milli bağımsızlık günü” olarak belirlendi.

   Bütün bu gelişmelere rağmen, Özbekistan yönetimi, “Erk Partisi”ni resmi parti olarak onaylamamakta direniyordu. Çünkü Kerimov, Salih’den çekiniyor, korkuyordu.

   Partinin yasal olarak onaylanması, Moskova’da gerçekleştirilen 19 Ağustos darbesinden sonra, ancak 5 Eylül 1990’da gerçekleşebilmiştir.

 

   DEVLET BAŞKANLIĞI SEÇIMI

 

   Kurulduğu günden itibaren hızla büyüyen ve halk tarafından benimsenen Erk Partisi, Özbekistan yönetiminin bütün engellemelerine rağmen 1991 Aralık ayında yapılacak Devlet Başkanlığı seçimine girme kararı aldı ve aday olarak M. Salih’i gösterdi. Kerimov, dünyanın baskısından çekindiği için Salih’in adaylığı karşısında bir şey yapamamıştı. Ama Devlet Başkanlığı seçimi, diktatör Kerimov yönetiminin her türlü baskıyı ve suistimali uyguladığı, hilekarlıklarla dolu bir kampanya şeklinde devam etti. Yazılı basın ve televizyon, bütünüyle Kerimov’un yalan dolu propagandasını yürüttü. 40 günlük seçim kampanyası boyunca, Muhammed Salih’e sadece 15 dakikalık bir konuşma hakkı tanınmıştı. Bu sürenin bir kısmı da “sansür kurulu” tarafından kesilmişti.

   Diktatör kalıntısı Kerimov, propaganda için Devlet’in sömürdüğü Özbek halkının bütün mali kaynaklarını kullanırken, rakibi Muhammed Salih’e hiçbir imkan tanımadı. Ayrıca Erk Partisi’nin düzenlediği bütün mitingler, toplantılar totaliter yönetim tarafından engellendi.

   Tamamen yönetime bağlı seçim kurulları gözetiminde ve KGB kontrolünde yapılan oylama sırasında sandıklara çok sayıda “sahte oylar” atıldı ve “mükerre oy” kullanıldı. Bütün bu aldatmacalara rağmen Özbekistan Devlet Radyosu yayınladığı ilk “son bildiri”sinde oyların %31’inin Muhammed Salih tarafından kazanıldığını bildirmiştir. Ancak çok değil, bir saat sonra bu haberin yalan olduğu ve Muhammed Salih’in oylarının %12.6 olduğu ilan edildi. Gerçeği söyleyen radyo spikerinin başına kim bilir neler gelmiştir, düşünmek bile istemiyorum.

   Böylece sahtekarlıklarla dolu bir seçim kampanyası sonucunda Komünist Parti Genel Sekreteri Kerimov, kendisini zorla “Devlet Başkanı” seçtirmiş oldu.

 

   VE DEVLET TERÖRÜ BAŞLIYOR

 

   İşte ne olduysa bu seçim sonuçlarından sonra oldu. İlan edilmeyen, bir yanlışlık sonucu radyodan duyurulan gerçek seçim sonuçları, Kerimov yönetiminin önünde güçlü bir muhalefetin olduğunu ortaya koymuştu.

   Sansüre rağmen, baskılara rağmen, teröre rağmen, rüşvete rağmen, iptal edilen mitinglere, elinden alınan mikrofonlara rağmen %31 oranında oy alan (demokratik bir seçim olsaydı, bu oran %65 olurdu) Muhammed Salih’in bu gücünün yok edilmesi için Kerimov, açıkça Salih ve Erk Partisi yöneticilerine karşı savaş ilan etti.

   Muhammed Salih’e oy çıkan tüm kolhozlar, solhozlar, köyler, kasabalar, ilçeler cezalandırıldı. O bölgelere yatırımlar durduruldu. Bölge yöneticileri, sandık görevlileri, Salih’e oy verdikleri tespit edilen tüm vatandaşlar işten atıldılar, sorguya çekildiler, birçok vatandaşlık haklarından men edildiler.

 

      ÖĞRENCİLERİN ÖLDÜRÜLMESİ

 

   Devlet Başkanlığı seçimlerinden 18 gün sonra, 16 Ocak 1992 tarihinde Taşkent’te, Özbekistan tarihinde “kara bir leke” olarak yer alacak korkunç bir olay oldu. O günün sabahı, Taşkent sokaklarında Kerimov’un silahlı polis birlikleri görülmüştü. Adeta bir ihtilal havası esiyordu. Ne olup bittiğini öğrenmek için Taşkent’in eski adı “Kızılmeydan” olan Müstakillik Meydanı’nın etrafında dolaşmaya başladım. Bir yürüyüş varsa, bir miting olacaksa genellikle bu meydanda başlar veya bu meydanda sona ererdi.

   Polislerin şüpheli bakışları altında gezinirken, polislerde bir koşuşturma, bir hareketlenme göze çarptı. Öğrenmeye çalıştım ama “her zaman olduğu gibi” kaba bir şekilde Kerimov’un polislerince terslendim ve hemen oradan uzaklaşarak dostlarımdan telefon vasıtasıyla o acı haberi öğrendim: İKİ ÖZBEK ÖĞRENCİ ÖLDÜRÜLMÜŞ, ONLARCASI DA POLİS KURŞUNLARI VE ELEKTRİKLİ COPLARLA YARALANMIŞTI...

   Taşkent üniversitesi öğrencileri, dikta rejimini protesto amacıyla yürüyüş düzenlemiş ve bu yürüyüş muhalefet güçlerince de desteklenerek, öğrencilerin halkla bütünleştikleri, Kerimov yönetimine gösterilmek istenmişti.

   Özgürlük isteyen, demokrasi isteyen, insan haklarının uygulanmasını isteyen silahsız vatan evlatları Kerimov’un emri ve KGB şefinin direktifiyle kurşun yağmuruna tutulmuşlardı. Sonuç: İki şehit ve onlarca yaralı... Ve kanla sonuçlanan bu “yürüyüş”ün ardında kalan bir pankart göze çarpıyordu.[7]  Pankartta Kerimov’un hain görünüşlü bıyıkla süslendiği bir resmi çizilmiş. Resmin altındaki başlık ise aynen şöyleydi:

 

   “İŞTE KENDİ ÇOCUKLARINI YUTAN CANAVAR”...

 

   TUTUKLAMALAR BAŞLIYOR

 

   Kerimov'un iki öğrenciyi katliyle sonuçlanan öğrenci olaylarından sonra okullar kapatıldı.

Öğrenciler zoraki izne gönderildi. Ardından Erk Partisi'nin bölge teşkilatları çok ciddi şekilde baskı altına alındılar. Öldürülen ve yaralanan öğrencilerin ailelerine, bizzat Kerimov tarafından sus payı olarak utanmadan, para-mal-mülk ve mevkiler verileceği söylendi.

Erk Parti yöneticilerinin bir çoğu çalıştıkları işyerlerinden atıldılar, sorgulamada işkence gördüler, tutuklamalar başladı.

   Erk Partisi'nin çıkardığı 5 bölge gazetesi kapatıldı. Parti lideri Muhammed Salih her zaman olduğu gibi bu defa daha sıkı tedbirlerle evinde gözaltına alındı.

   Bu arada Kerimov'un yardımcısı ülkenin güçlü adamlarından Şükrullah Mirsaidov; "ülkede demokratik reformları gerçekleştirmek için atılan adımların yetersiz olduğunu" söyleyerek, Kerimov'a rağmen Cumhurbaşkanlığı yardımcılığından istifa etti.[8]

   Kerimov, bu beklenmedik istifanın ardından, vazgeçemediği "komünist metotları" uygulamaya koydu ve Mirsaidov'u,[9]  "örgütlü suçlarla bağlantısı olduğu ve hükümeti sarsmak için girişilen bir teşebbüste, öğrencileri gösteriler yapmak üzere kışkırttığı" şeklinde suçlamaya ve dedikodular üretmeye başladı.[10]

 

   HÜKÜMET YENİDEN ÖRGÜTLENİYOR...

 

   Devlet Başkanlığı seçimlerinde Muhammed Salih'in aldığı oy oranı, öğrenciler hadisesi, ardından Mirsaidov'un istifası ile Kerimov yönetimi iyice sarsılmıştı. Hükümetin yeniden örgütlenmesine karar verildi. Totaliter bir rejim kurulacaktı. Bunun için ilk olarak "bölge hakimi" yada "valisi" görevini yarattı. Bu göreve atanacaklar Kerimov tarafından seçilecekti. Her türlü yetkiye sahip bu Hakimler direkt olarak Hükümete veya Devlete değil, Kerimov'un şahsına bağlı olacaklardı. Yani, kukla bir makam oluşturulmuştu.

   Diktatörlüğün temeli bu yeni düzenlemeyle atılmış oldu. Ama, "aslında bu önlem, yerel parlamentoların ve Başkan'ın etrafındaki tüm güçlerin iktidarsızlığını kurumlaştırıyordu..."[11]

 

   ABD VE AGİK'İN GİRİŞİMLERİ

 

   Şubat 1992'de, Kerimov ile Özbekistan'ın insan haklarına ve demokrasiye olan bağlılığını teşvik etmeye çalışan uluslararası çaptaki şahsiyetler arasında bir dizi yüksek düzeyli toplantılar yapıldı.

   Bu toplantılar neticesinde 16 Şubat'ta ABD Dışişleri Bakanı James Baker, Özbekistan'a geldi ve Kerimov'a, aralık ayının sonlarında yapılmış olan  başkanlık seçimlerinin demokratik tabiatını vurgulama şansını elde etti.[12]

   Kerimov daha sonra, Helsinki antlaşmaları olarak da bilinen, Sovyetlerdeki insan haklarını korumaya çalışan uluslararası girişimlerde en önemli gücün "üçüncü sepet"i olan AGIK Konferansını imzaladığı Helsinki'ye gitti. Ancak görüşmeler hakkında Özbek basınına bilgi verilmedi.

   Mart ayı başlarında ise, Büyükelçilik uzmanı olan Ingmar Carlson'un başkanlığındaki bir Isveç Dışişleri heyeti Özbekistan'a gelerek çeşitli incelemelerde bulundular ve Kerimov'u muhalefete yönelik girişimleriyle ilgili olarak uyardılar.

   ABD Dışişleri Bakanı Baker ile İsveç Dışişleri Heyeti Başkanı Carlson, Özbekistan'da bulundukları süre içerisinde, Ana Muhalefet lideri Muhammed Salih ile  zor da olsa görüşerek, muhalefetin demokratik girişimlerini ve insan hakları hareketini desteklediklerini bizzat ifade ettiler ve Kerimov'u insan haklarını ihlal eden kişi olarak kara listeye aldılar.[13]

   Yoğun baskılar karşısında bunalan ve kredi alamayarak köşeye sıkışan Kerimov, AGİK toplantısında imzalamak zorunda kaldığı insan hakları ile ilgili antlaşma metni hakkında haber yayınlayan kendi basın organı olan Halkın Sözü Gazetesi'nin sözünü sakınmayan editörünü işinden atınca, gazete çalışanları tarafından bir grev ile protesto edildi ve bu olay yüzünden kendi gazetesinin yayınını bir süre durdurma kararı almak zorunda kaldı.[14]

   Erk Partisi'nin yasal olarak tanınmış olan ERK Gazetesi de sık sık kapatılıyor ve hatta gazete kağıdı alması engelleniyor ve satır satır sansüre  tabi tutuluyordu.

   Bu satırları kaleme alan batılı gazeteci Cavanaugh, Özbekistan'daki bu gelişmeleri batıya şöyle duyuruyordu:

 

   "1991 sonunda yapılan başkanlık seçimlerinden bu yana, İslam Kerimov tarafından yönetilen Özbekistan Hükümeti, fiziksel saldırılar da dahil çeşitli

yöntemlerle "demokratik muhalefeti" bastırmak için yaptığı girişimleri yoğunlaştırdı. Aslında, iki büyük muhalefet grubu olan Birlik ve Erk'in yasal

bir siyasi hareket ve siyasi bir parti statüsünden yararlanmalarına rağmen, Kerimov'un yönetimine ve politikalarına karşı uygulanan herhangi bir gerçek

muhalefet yeraltına girmeye zorlanmaktaydı" [15]