Çeviren: Mahmut Özbek
O GECEDEN BUGÜNE
1986 yılının Eylül günlerini hiç unutamadım. Bin yıl önce ayrıldığımız topraklara ilk adım attığımız günleri. Türkiye'den on bilim adamının Türkistan seferi.
Uluslar arası Altayistler Konferansına katılmak, bizi o kadar heyecanlandırmıyordu. Bu tür toplantılar her yıl dünyanın önemli merkezlerinde nasıl olsa yapılıyordu. Bizim için asıl heyecan verici olan 1986 yılındaki Konferansın Taşkent’te yapılıyor olmasıydı. Bin yıllık hasretin ardından gelen kavuşma duygusu, heyecanı içimizi doldurmuştu. Bizi karşılayan çekik gözlerde de aynı heyecanı görmüştük. Özbek bilim adamları, hele genç asistanlar ne kadar heyecanlı, ne kadar tolkunlu idiler.
Taşkent ve Semerkant'ta geçen sekiz gece ve gündüzden her biri başka başka güzellikler taşıyordu.
Fakat O GECE’nin bambaşka bir sihri vardı.
Taşkent’in eski mahallelerinden birinde, Muhammed Salih'in evinin bahçesinde o ışıklandırılmış ağaç altında geçirdiğimiz gece.
Özbekistan’ın içli şairleri vardı aramızda. Bir de Kırımlı Ayder Osman.
Gündüz Kongre salonuna gelip bizi davet etmeleriyle başlamıştı heyecanımız. Gün ilerledikçe dizginlenemez hale gelmişti.
Önce şüphelenmiştik onlardan. Hiç tanımadığımız bir takım adamlar Kongre programının dışına çıkarak bizi evlerine çağırıyorlardı.
Yıl henüz 1986 idi.
Her şeyin gözlendiği, izlendiği yıllar. Tabii korkmuştuk da. Yetkililerden izin almadan program dışına çıkabilir miydik? Programda adı olmayan adamların davetine uyarak,
Onların evine gidebilir miydik? Önce bizi davet eden adamlardan emin olmamız lazımdı.
Macaristanlı dostumuz Dr. Ishtvan Kongur imdadımıza yetişmişti. O Macaristanlı ama Kıpçak soyundandı ve kendisini Türk sayıyordu. O bizim bir Ülküdaşımızdı.
Şimdi Tanrı katına uçmuş bir Dost, Mandoki Kongur yanımıza geldi ve "bu arkadaşlar Özbekistan’ın en milletçi şair ve yazarlarıdır, hiç çekinmeden davetlerine uyabilirsiniz", dedi. Onun referansı bize kâfiydi. Ancak kongre sahiplerinden de müsaade almamız lazımdı. Yetkililer kibar, fakat kesin bir şekilde programa göre akşam kokteyli yapılacağını ve başka yere gitmemizin doğru olmayacağını söylediler.
Kokteyle katıldık, bir kısmımız sürekli kokteylde kaldı, diğer kısmımız ise yarım saat içinde kokteylden ayrılarak taksilere bindik ve bize tarif edilen eve ulaştık.
O gece böyle başlamıştı.
Türkiye ve Özbekistan edebiyatından bahsettiğimiz, Nazım'dan ve Orhan Veli'den Özbek Türkçesinde şiirler dinlediğimiz gece.
Biz onlara Yahya Kemal’den, Mehmet Akif'ten, Ahmed Haşim'den bahsetmeye çalıştık. İçlerinden biri, kısa boylu olanı meramımızı çok iyi anlamıştı.
"Tamam, bize hep sizin kızıl şairleri tanıttılar, şimdi sizin ak şairlerinizi öğrenmek istiyoruz", dedi o.
Ama o gecenin en dikkate değer cümlesi "bizge Türkçülüknün Esasları kerek" cümlesi idi. Bahçeden evinin kütüphanesine çıkmıştık ve Muhammed Salih bizden Türkçülüğün Esaslarını istemişti.
Doğrusu, önce kulaklarımıza inanamadık.
Sosyalist bir ülkenin başkentinde, henüz demir perdenin dünyaları kaskatı olduğu bir çağda bizden Ziya Gökalp'in eseri istenebilir miydi? Ama istemişti işte. Bir yiğit adam, bir Türkçü adam bizden bu eseri istemişti.
Ve iki ay sonra bu eseri ben ona ulaştırmıştım, aziz dostum Dursun Yıldırım'la.
Ömrümüzde bir daha yaşamayacağımız bu hadiselerin üzerinden yıllar geçti. O yıldızlı gece, o ışıklı yüzler, o kıvılcımlı sözler yüreğimde büyüdü, büyüdü ve bir taşkı oldu ve 1998 yılında Gülnar adlı bir romana döküldü. 1986 yıl Taşkent ve 1988 yıl Baku benim için tozlu yılların ardında kalan bir destana dönüşmüştü. Gülnar da yer yer roman olmaktan çıkıp destana dönüşmüştü. Sadece geçmişin değil, geleceğin destanına.
Hiç şüphe etmiyorum ki, üçüncü bin'in Türk Dünyası için destanlaşacak olaylar 19. asır ve 20 yüzyıllarda yaşandı. Belki, bir süre daha yaşanacak. Tıpkı yerküresinin oluşumunu sağlayan magma tabakaları olduğu gibi madenler, bir alev dalgası ve ateş yumağı halinde kaynayıp köpürerek üçüncü bin yılın Türk Dünyasını oluşturacaklar.
Yeni bin yılın magma tabakası - Balkanlardan Çin'e ulaşan Türk coğrafyası, kaynayan alevler ise bu coğrafyada çarpan yüreklerdir. Gaspıralı İsmailler, Hüseynzade Aliler, Ziya Gökalplar, Süleyman Çolpanlar, Ahmet Baytursunlar, Nihal Atsızlar, Osman Baturlar, Nejdat Koçaklar, Ebulfeyz Elçibeyler, Muhammed Salihler..
Sonraki yıllarda Muhammed Salih halkının kükreyen sesi oldu. Rusya'nın göbeğinde Moskova'da Özbekistan’ın nasıl sömürüldüğünü anlattı. En açık ve en seçkin cümlelerle. Gün döndü, Özbekistan bağımsız oldu. Her bağımsız ülke gibi orada da bağımsız partiler kuruldu, Muhammed Salih'in partisi ERK adını taşıyordu. Başkanlık seçimlerinde halkına müracaat etti, onların en az %14’ünden evet oyu aldı. Ama öyle anlaşılıyordu ki, demir prangaya alışmış ayaklar ve demir cenderelere alışmış yüreklerle beyinler erkinliğin ne olduğunu henüz bilmiyorlardı. Bir çember sardı Muhammed Salih ve arkadaşlarını ve çember gittikçe daraldı.
1993’e geldiğimizde Muhammed Salih ülkesini terk etmek zorunda kalmıştı. Bir süre Türkiye'de oturmayı denedi, erkin ve bağımsız ülkede. Tabii ki burada okuyan Özbek gençleriyle konuşuyordu, görüşüyordu. Taşkent’teki çember çengel olup buraya da uzandı. Türkiye’nin zayıf tarafından vurdular. Türkiye yönetimi bin yıl sonra kavuştuğu kardeşleriyle alâkalarının bozulmasını istemiyordu. Karşı taraf işte bu zayıf tarafı yakaladı, "yalnız beni seveceksin", dedi. Türkiye yalnız "onu" sevdi, sevgisine ne kadar karşılık buldu, bilmiyorum. Ama Muhammed Salih Türkiye'den ayrılmak zorunda kaldı. Şimdi o yad ellerde 50 yaşını sürerken, halkı için mücadeleye devam ediyor.
Çok uzaklarda, buzlu denizlere yakın yerlerde onun yüreği yine magma tabakasının korları gibi. Alıstaki kardeşlerini ısıtacak güçte.
Nehirlerin nereye aktığı belli. Gün olur, devran yine döner. Görelim Mevla’m neyler, neylerse güzel eyler.
Prof. Dr.
Ahmed Bican Ercilasun
Aralık 1999, ANKARA
Bu kitabı yazarken, kaynak ve belgelerden faydalanamadım. Vatandan ayrılık, sürgün hayatı bana bu imkânı vermedi. Aklımda ne kaldıysa onu yazdım. Bu sebeple yıllar, isimler ve hatta coğrafya adlarında dahi hataların bulunması mümkün olup şayet varsa siz değerli okurlardan şimdiden özür diliyorum.
Ömür yol, insan yolcudur. Ben yolda gördüklerimi yazdım. Bu kitaba bizden sonra aynı yoldan gelmekte olanlara bırakılan işaretler toplamı demek mümkündür. Bu işaretler onların yolculuğunda faydalı olursa, karşılaşacakları olur olmaz şeylerden onları haberdâr edebilirse, kitap üzerine düşen vazifeyi yerine getirmiş olacaktır. Bunu yapamazsa iyi niyetle yola çıkan bir kulunu, en azından onun iyi niyeti için, Allah’ın affedeceği ümidindeyim.
Muhammed
SALİH
Aralık 1999, Oslo – Norveç
BİRİNCİ BÖLÜM:
1960-1982 YILLARI ARASI
1949’un 20 Aralık günü, o zamanki adı Ürgenç olan bugünkü Yengibazar nahiyesine bağlı Begler köyünde doğdum. Rahmetli Beğcan Beğ’in oğlu olan babam Medemin (Muhammed Emin) Beğ, on yaşında yetim kalmıştır. Dedem Beğcan Beğ, 1928’de Sovyet hükümeti tarafından öldürülmüş, bütün mülkü müsadere edilmiştir.
Mensup olduğu sosyal zümre sebebiyle babam, Sovyet mekteplerine alınmamıştır. Onun bütün eğitimi, “Heftiyek” (Kur’an-ı Kerim’in yedide birinden ibaret olan risale) ve daha sonra okuduğu ÇSB (Çala Savadlikni Bitiriş) (okuma yazma) kursu seviyesinde kalmıştır. 1942’de İkinci Dünya Harbine gönüllü olarak katılmış, 1943’te yaralı olarak dönmüştür. Yarası iyileştikten sonra, 1944 başlarında tekrar savaşa gitmiştir. Ben kendisine “Bu idare atalarımızı öldürdü, niye savaşa iştirak ettiniz?” diye sorduğumda, rahmetli, “Köyde sadece kadınlar kalmıştı; konuşacak, dertleşecek kimse yoktu, can sıkıntısından gittim,” diye cevap verirdi. Stalin’e çok hürmet ederdi. Fakat onun 1945’te “Önce Rus halkı ...” diye başlayan zafer konuşmasından, babamın dediğine göre, “gönülleri biraz kırılmıştı.” Buna rağmen 5 Mart 1953 günü çok kaygılıydı. Ben bunu çok net bir şekilde hatırlıyorum. Çünkü o gün eşekarısı topuğumdan sokmuştu. Tıpkı Stalin’in ölümü habercisi gibi. Bu haber, “47” markalı radyomuzdan da geldi. Ve evdekiler, bu haberi komşulara bildirmekten çekindiler. Babam, neyi ve kimi takdir ederse, Stalin’le kıyas ederdi. Mesela Ejder adında güçlü ve saldırgan bir köpeğimiz vardı. Onu, “Bu Stalin’e benziyor, işini hiç ihmal etmiyor. Serbest kalınca bile evin etrafından ayrılmıyor,” diye överdi. Bununla, Stalin’in Moskova’dan hiç ayrılmadığını ima ederdi.
Babam, dinî eğitim görmemişti. Yalnızca Fatiha suresini biliyordu. Son yıllarında namaz kılmaya başlamıştı. Allah rahmet eylesin.
Annem, Kalender Sarı’nın kızı Akile Hanım, Sovyet mektebinden dördüncü sınıftan sonra ayrılmıştı, herhangi bir yerde çalışmıyordu. Ömrü çocuk terbiye etmek ve misafirlere yemek hazırlamakla geçmiştir. Babam, dostlarıyla beraber olmayı severdi. Annem de dinî terbiye görmemiş, ancak her akşam, yatmadan önce şu kelimeleri mırıldanırdı:
Yatacağız, ya Allah,
Kalkacağız, inşallah,
Kalkar kalkmaz gün olursa,
La ilahe illallah!
Annem evde şeriatın “haram ve helal” temayülünü mutaassıp bir şekilde uygulardı. Bir akşam babam rahmetli, - o günlerde kolhozda vezneci olarak çalışırdı, - pamuk topladığımız özel eteğin dolusu parayla eve geldi. Ve eteği koridorun bir köşesine attı ve odasına geçti. Etekten birkaç banknot para saçılarak yere düşmüştü. Bunu fark eden annem -Allah rahmet eylesin,- kıpkırmızı oldu, hiddetlendi. Paraları çarçabuk toplayıp, eteğe soktu ve bana dönerek: “git, kardeşlerini çağır”, dedi. Kardeşlerimi çağırdım. Uzunlu kısalı dördümüz dizildik. Annem elini köşede yatan bohçaya çuvaldız gibi atarcasına: “Bu paralar bizim değildir, bunlar bizim için haramdır. Bundan hanginiz alırsa, elinde derhal yara çıkar, çok ağır yara, anladınız mı?” dedi. Hepimiz birden “anladık”, dedik.
Annem babamın odasına girdi ve birkaç dakika sonra geri geldi. Elinde yine para vardı: annem rahmetli yine “Bu paralar babanızın maaşı, işte bunlar helal paradır, sizin yiyeceğiniz yemeğe işte bu para harcanacak, anladınız mı?” dedi. Biz yine “anladık” diye cevap verdik.
Annemden farklı olarak ninem Şükür Ananın bilgisi mükemmeldi. O, hadislerde zikredilmeyen dinî efsanelere varıncaya kadar her şeyi bilir ve hikaye ederdi. Mesela, Hz. Ali’nin Harezm’de bulunduğuna dair hikayeye hepimiz inanırdık. Aynı şekilde, ninemin, “Harezm Tarihi” diye bize hikaye ettiği kitabın, “Kitab-ı Dede Korkut” olduğunu, çok sonradan öğrendim.
1956 yılında okula başladım ve emsalsiz bir sabır göstererek on yıl muntazam şekilde devam ettim. Yedinci sınıfa kadar mükemmel, dokuzuncu sınıfa kadar orta derecede bir öğrenci oldum. Onuncu sınıfta ise, imtihana mecburen aldılar.
Bu “mecburî hizmet” yıllarında beni avutan tek şey, ders kitapları dışındaki okuduklarımdı. Babamın hepsi hepsi iki kitabı vardı: Abdullah Kadirî’nin “Ötgen Künler”[1] (=Geçen Günler) romanı ile “Ömer Hayyam”. Bu kitapları tekrar tekrar okumak, beni canımdan bezdirmişti. Çünkü bu kitaplar çok sıkıcıydı. Ben kendime hiç tükenmeyecek, hiç bitmeyecek bir kaynak arıyordum. Meğer köyün üç kilometre uzağında, eski nahiye merkezindeki MTS (Maşına-Traktör Stansiyası) (İstasyonu)nun kütüphanesi, benim aradığım kaynakmış. Bu kütüphanenin bir müdürü ve iki müdâvimi vardı. Müdür altmış yaşlarında bir hanım, müdavimler ise Başkırşeyh köyünden traktörcü Sadullah ile ben. İçerisi karanlık olan kütüphane, dünyadaki en sakin kütüphanelerden biriydi. Kitap kokusu, insanı sarhoş ederdi. Rafları karıştırırken istenilen bir kitabı değil, beş, hatta on kitabı almanın mümkün olduğunu düşünerek şaşardım.
O günlerde “Oder’de Bahar”, “Metanetli Kişiler”, “Altın Yıldız” gibi Sovyet vatanseverliğini öven Rus yazarlarının kitapları ile Letonyalı bir yazarın “Vatanı Özleyerek” isimli hazin romanını hatırlıyorum. Hatırladığım başka bir şey de kütüphanenin duvarlarına yapıştırılan sararmış afişlerdi. Bu afişlerde, atom bombası atıldığı zaman “gaz maskesinin” nasıl kullanılacağı ve patlamanın şiddetinden nasıl korunacağı, örneklerle gösteriliyordu.
Ben kütüphanenin raflarını karıştırırken dünyada Küba krizinin meydana geldiğini bilmiyordum. John Kennedy’nin emri ile Amerikan savaş gemilerinin Küba adasına yaklaştığından, Hruşçev “dedemizin” ise başında kalan son saç tellerini yolduğundan hiç haberim yoktu.
Dünya, üçüncü cihan harbine hazırlanıyordu. Bense kendi savaşımı çoktan başlatmıştım. Kitaplar da... Fakat okulu hiç sevmedim. Her nasılsa diploma verildi. Ama bu diploma ile nereye gideceğimi bilemedim. Okul arkadaşım Kural Sultan’ın tavsiyesi üzerine Ürgenç Pedagoji Enstitüsünün edebiyat bölümüne girmek istedim. Bir gün imtihanlara hazırlanırken Kural, şair R. Babacan’ın rubailerini okudu. Ben de böyle rubailer yazabileceğimi söyledim. Kural, bu cevabıma çok kızdı. Onu sakinleştirmek için üç-dört rubai yazdım. Böylece şiir yazmaya başladım. Aslında şairlikte hiçbir iddiam yoktu. Ressam olmayı arzu ediyordum. Şairlikte bugün de iddialı değilim, ama nasıl olduysa oldu, beş-altı şiir kitabım yayınlandı.
Şiir uzun yıllar boyunca benim terbiyecim oldu. Hiç uzlaşma bilmeyen terbiyecim. Onun sayesinde önce santimantalizm hastalığından kurtuldum. Hatta sevgiden bahsederken titrememeyi öğrendim. Çalışmalarımda “titreme” kelimesi çok fazla; çünkü onu ne kadar çok yazarsam o bende o kadar az kalır, yani ondan kurtuluyordum, temizleniyordum. Eğer kitaplarımda hissiyatlı şiirler bulunuyorsa, bunlar beklenen, arzu edilen hissiyattır. Bu güzel dünyanın hissiyatı. Cazibesi insanı köleye döndüren, esir eden hissiyat. Cazibesi perdeye benziyor, arkasında korkunç bir ebediyet. Korkunç, çünkü insanlar onun mahiyetini bilmiyorlar. Daha doğrusu bilmekten korkuyorlar.
Bu yana gel, adını yaz, imza at,
İşte, bu ömür sana hediye.
Korkma, kimse sormayacak senden,
“Niye geldin dünyaya?”, diye.
Paran varsa, hürriyeti satın al,
Paran yoksa zorla al.
Yerde yaşa, sürün keyfince,
Göklerde uç, tatmin olmazsan.
“Niye geldin dünyaya?”, diye
Sen kendine sorma sadece,
Bu sual korkunç bir bomba gibi,
Men edilmiştir yeryüzünde ebediyen!
(1983)
İnsanlar, “ben dünyaya niçin geldim?” sorusunu kendilerine sormaya korkarlar. Ben de korkuyordum. 1970 başlarında Fransız alimi Blaise Pascal’ın kitabındaki bir fikir dikkatimi çekti. Kelime kelime hatırlamıyorum, tahminen şöyleydi: “İnsan, kendisinin bir zamanlar ne kadar yüksekten düştüğünü anlamak için bu dünyada yaşar.”
Bu dinî fikir, bendeki korkuyu hemen hemen yok etti. Korku, cehaletin meyvesidir. Ben, 1970’li yılların entelektüel cehalet talebelerinden biriydim ve Pascal’in bu fikri bana büyük bir keşif gibi görünmüştü.
Elbette Kur’an-ı Kerim’in varlığından haberdârdım. Ama onda sadece insanlık tarihinin ve geleceğinin değil, hatta her “kuruyan yaprağın tarihi”nin bile yazılı olduğunu bilmiyordum. Eğer bilseydim, aklım almazdı. Çünkü bu hadiseyi insanın aklı almaz. Bu kitabın eşiğine gelinceye kadar yüzlerce şirk dolu kitap okudum. Dinî terbiyem yoktu, diyerek kendimi aklamaya çalışmıyorum; bunları yazarken sadece tövbe ediyorum.
Şiir benim terbiyecim idi. Fakat o dayanak noktası değildi. Herkes gibi benim de dayanacak bir noktaya ihtiyacım vardı. Çünkü herkes gibi ben de yolunu şaşıranlardan biriydim:
İhtiras kamçısı altında tir tir
Titreyen deve gibi, pranga ayakta,
Yürümeye mecburuz, yürümeye mecbur,
Bilemeden Mağrip nerede, Maşrık ne yanda.
(Yolunu Kaybedenler Türküsü, 1983)
Bu ıstırap, tıpkı eski Yunan filozofu Parmenide’in ıstırabına benziyordu. Zavallı Parmenide “Ey tanrılar, ben sizden hiçbir şey istemiyorum. Bana sadece sabitlik verin. Bu, durmadan değişen, türlü renklere bürünen kararsızlık denizinde benim tutunabileceğim bir ağaç, bir kararlılık, bir sabitlik verin!” diye yalvarırdı. Fakat onun feryatları beyhude idi. Çünkü o istikrarı Allah’tan değil, putlardan istiyordu. Parmenide, politeizm (çok tanrıcılık) devrinin kurbanı idi. Fakat kendisi farkında olmadan Allah’ı, bütün alemleri yaratan yegane Allah’ı, yegane istinatgahı arıyordu.
Bu istinatgahı, Sovyet devrinde dininden uzaklaştırılan insanlar da aramaya başladılar. Bana benzeyenler için şiir, bu arayışın vasıtasıydı. Şiir, arayış ıstırabından yorulup bıkmamak için bir teneffüstü. Şiirin dışında insan kalbini hudutsuz dehşete düşüren bir boşluk vardı. Bu boşluk, bizim candan sevdiğimiz dünyamızdı. Cazibesi korkunç olan dünya:
Yine aynı meclis, yine aynı mey
Konulur ve perde tutar gözüne
Ve yine ikinci kadeh boşalmadan,
Dehşetli bir boşluk dolar göğsüne!
Birden kesilir meclis bıçak gibi,
Muallakta kalır kadeh ve bıçak,
Karanlıkta korkan bir bala gibi,
İçinden taşıp çıkar bir türkü!
Gözlerinin önünde uzak bir vaha,
Feryadın erişmez, titrer dudağın,
Konacak yer bulamayıp uçar ahenk
Yurdundan kovulan bir kartal gibi.
Sesin kısılır, kesilir soluğun,
Gözlerinden akmaya başlar bu türkü.
Senin için imkansız artık durmak,
Durursan, anında yutacak seni boşluk!
(Uyandığın an tekrar başlar kabus, 1981)
Fakat durmadan koşuk söylemek mümkün değildi; durmadan ağlamanın yahut kahkaha atmanın çaresi yoktu. Kalp, sükûnet ister. Kudurmuş ihtiras denizinde helak olmamak için bir istinatgah istiyordu. İnsana muhabbet, sanata muhabbet, hatta millete, vatana muhabbet bile, kalbe bu dayanağı veremiyordu. Kalp, bir kör gibi büyük bir ıstırabın içinde yuvarlanıyor ve kendisinin asıl kimliğini arıyordu. Bir ses ona, “Ben, sana şahdamarından da yakınım!” diye fısıldıyor, ancak o sesin sahibini göremiyordu:
Bir güç vardır yukarıda şüphesiz,
Bir ulu kudret var, mevcut muhakkak,
Yoksa, niye kendimi hissederim aciz,
Yoksa, niye bu kadar titriyor yürek?
(Demek, 1983)
1970’li yıllarda bu meçhul sezgiyi birçok genç şairin hissettiğine eminim. Fakat bu sezgi, hiçbir zaman şiirde ana motif olamadı. Güya şiir, kendi yolundan onu yazanlar kendi yolundan yürüyordu. Şiirin dinî ruha sahip olması mümkündü, fakat bizim öyle olmamız mümkün değildi. Biz gururun esirleriydik. Doğruyu söylemenin gururu, cesaretle söylemenin gururu, hiç kimseye hiçbir zaman boyun eğmemenin gururu, dosta sadakat, düşmana nefret gururu vb. kısaca biz, alicenaplar idik. Fakat kör kalbimiz bunu itiraf etmiyor ve kendine dayanak aramaya devam ediyordu:
Biz hiç kimseyi öldürmedik ki,
Fakat niçin bizim ellerimiz kan,
Günah kuşu durur başımızda ebedî,
Yanan bir evliya gibi çırpınır vicdan?
(Yolunu kaybedenler Türküsü, 1983)
Çünkü bizim o sayılan bütün alicenap faziletlerimiz, havada kalıyordu. Bu faziletleri koyacak bir yer, bir mihrap yoktu. Bu faziletleri tespit edecek bir hakem, kabul edecek hiç kimse yoktu. Biz bu cevahirleri havai gurura emanet etmiştik. Kalp, bu sebeple yanmakta olan bir evliya gibi çırpınıyordu. Aynı sebeple günah kuşu gitmiyordu üstümüzden.
Biz iyilik ve kötülüğün ne olduğunu biliyorduk. Ama iyiliği, gurur rızası için yapıyorduk. Kendimizi kötülükten, gurur rızası için sakınıyorduk. Fakat kalp, bu faaliyetin yanlış olduğunu hissediyordu. O ciddi şekilde işle meşgul oluyordu. O, kendisinin hangi yükseklikten yuvarlandığını tahmin ediyordu. O, kendisinin kıblesini arıyordu. Kalp, bütün alemleri yaratan Allah’ın rızasını istiyordu.
İnsanın bütün ömrü, bu ikisi arasındaki ihtilaflar zincirine hiç aralıksız dizilen bir büyük faciadır. Bu facianın seyircisi de yine insanın kendisidir. Facianın vazifesi, insana hangi yükseklikten yuvarlandığını göstermektir. Başka hiçbir vazifesi yoktur. Gerisi insanın ihtiyarındadır. O cesaret eder de yüksekliğe bakabilirse, kurtuldu demektir. Eğer cesaret edemezse, ateşte ebediyen yanacaktır.
Ben orta öğrenimimi da tamamlayıp yüksek okula girmek için gayret sarf ettiğim sırada, ateşte yanmaktan korkmuyordum. Yalnızca Pedagoji Enstitüsünün imtihanını verememekten korkuyordum. Korku fayda etmedi, enstitü imtihanını kazanamadım ve kolhoza dönerek çalışmaya başladım. Bir yıl sonra, 1967’de Taşkent Üniversitesinin Edebiyat Bölümüne girmek istedim. İlk imtihan kompozisyondu. Serbest tarzda “Özbek romancılığının 1960-1966 yıllarındaki terakkisi” hakkında kompozisyon yazdım. Bu, akademik bir tez konusu idi. Böyle bir konuyu, bizim gibi henüz acemi gençlere hangi akıllı verdi, bilemiyorum. O sırada meşhur olan “Er başıge İş Tüşse”, “Kara Közler” gibi romanları elbette ben de okumuştum, kompozisyonu yazdım ve dört aldım. Diğer imtihanlar da bu şekilde geçti. Yarışı yine kazanamadım. Gece bölümüne kabul edildim. Gece bölümü bir hakaret sayıldığı için tekrar kolhoza döndüm.
1968 yılı Mayıs ayında saçımı kestirerek “şanlı” Sovyet ordusuna gittim. Macaristan’ın Zigetvar şehrine gönderildim. Askerlik sırasında kavgalar istisna edilecek olursa hatırlanacak çok az şey oldu. Fakat 1968 yılının 20 Ağustosu hatırımda. Biz o gece Çekoslovakya’ya girdik. Çekoslovakya’nın Sovyetler tarafından işgali Ağustos ayında değil, Mayıs ayında planlanmıştı. Tümenimiz, Mayıs ayında, Slovakya sınırındaki Haymaşkar adlı Macar şehrine getirilmişti. Ve bize her gün, her saat, savaşa hazır olun, diye emir veriliyordu. Kiminle savaşacağımızı ise ancak 20 Ağustos günü öğrendik. Bu çok komik bir savaş oldu. Bratislava’ya girdiğimiz zaman bizim bölüğümüze televizyon stüdyosunu işgal emri verildi. Biz “kalaşnikof”ları şakırdatarak televizyon stüdyosuna girdiğimizde, orada ihtiyar kapıcı kadından başka kimseyi korkutamadık. Biçare tir tir titreyerek ellerini kaldırdı. Fakat hiç kimse onu esir almadı. Çünkü herkes “kahraman Sovyet askeri”ne layık düşman arıyordu. Bu “düşman” televizyon stüdyosunda değil, nümayiş ve mitinglerdeydi. “Düşman”, bütün bir milletti. Onu, “kahraman asker” yenemedi, biliyorsunuz.
Aynı yılın kasım ayında biz tekrar Macaristan’a döndük. Askerlik faydalı oldu. Rusça öğrendim ve kendi milletimi tanıdım. Bir gün dinlenme sırasında oturduğumuz meydanın yanından piyade bölüğü geçti. Askerlerin çoğu Özbek ve Taciklerden müteşekkildi. Bu gençlerin kendi dillerindeki “konuşmaları”, bizim bölüğümüzdeki Rusları öfkelendirdi. Ruslardan biri, “Ey çurki, perestante boltat!” (=Hey odun, gevezelik etme!) diye bağırdı. Kan beynime sıçradı. Yerimden fırlayarak Rus’a vurduğumu hatırlıyorum. Bizi ayırdılar. Ben o dakikadan itibaren muayyen bir millete mensup olduğumu hissetmeye başladım. Rus’un nezdindeki “çurki”, benim milletimdi. Ona “odun” denilmesine asla razı olamayacağımı anladım. Askerliğim sırasında birçok zayıf şiir yazdım. Bir kısmı 1968 yılında “Harezm hakikati” gazetesinde neşredilen bu şiirleri, askerde hapse düştüğüm aylarda çok kolay bir şekilde yazdım. Eni iki, boyu üç metrelik hücrede gündüzleri ayakta durmak veya soğuk betona oturmak mümkündü. Zaman çok sakin geçiyordu. Herkes zamanı çabuk geçirmenin bir yolunu arıyordu. Ben ise durmadan yazdım. Ancak askerlikten döndükten sonra yazdıklarımın hemen hemen hepsini imha ettim. Birinin okuyup da “ahmak” demesinden korktum.
1970 yılında askerlikten dönünce evlendim. Aynı yıl Taşkent Üniversitesinin Gazetecilik Bölümüne girdim. Üniversite de orta mektep gibi oldu. Birinci sınıf “âlâ”, iki, üç ve dört “iyi”, beşinci sınıf ise çok “kötü” oldu. Hocalarımı üzmemek için imtihanlara girmedim. Ama, tıpkı orta mektepteki gibi her nasılsa bir diploma verdiler. Her şeyde bir hayır vardır, üniversitede geçen yıllarım çok faydalı oldu. Dünya edebiyatını orada tanıdım. Birkaç yeni ve sadık dost kazandım.
Üniversite hayatımdan saygıyla hatırladığım birkaç hocam vardı. Rahmetli Tal’at Salihov, dünya edebiyatı dersi verirdi. Gaybullah Selamov, tercüme sanatını öğretirdi. Batırhan Ekremov klasik edebiyat, Azad Şerefiddinov bizim dersimize gelmedi fakat bilhassa Çolpan’ın şiirlerine sahip çıktığı için kendisine çok hürmet ederdik. Azad Bey’e benzeyen Narbay Hudaybergenov adlı hür fikirli başka bir hoca daha vardı. Talebeler onu da severlerdi. Biz genellikle resmi çizgiden biraz çıkmaya cüret edebilen kişilere büyük hürmet gösterirdik.
Bir gün üniversiteye Abdullah Aripov geldi, şiir okudu. O şiiri güzel okurdu. Daima telaffuzu düzgün, sözleri ahenkli idi. Nevâî hakkında yazdığı şiirini okurken bir mısra geldi; sonu “kalemini körsetdi, halas” (=kalemini gösterdi, o kadar) diye bitiyordu. Yani Nevâî, kendisine kılıç çekene karşı kalemini gösteriyordu. Aripov, “kalemini gösterdi, o kadar” derken, baş parmağını işaret ve orta parmağı arasına soktu. Bu parmak güya kalemdi. Biz bu hareketi derhal yorumladık. Bu, bir isyandı bize göre. Kürsüdeki şair bir kahramandı.
Herhalde biz, kahramanı görmeyi çok arzu ediyorduk. 1970’li yıllarda yazılan bir şiirde bu arzu var:
Bir varmış, bir yokmuş,
Eski zamanlarda bir Bahadır yaşamış...
Kara ormanların bağrında
Bir aslan yaşarmış heybetli...
Anne!
Niye bahadırların hepsi
Sadece eski zamanlarda yaşar?
Aslan ise, hani o aslan,
Anneciğim?
Niye o gece yarısı, gaflette yatan
Beni uyandırmıyor
Kükremiyor?!
(Bir Varmış Bir Yokmuş, 1975)
Fakat durgunluk yıllarıydı, hiç kimse nara atarak kükreyemiyordu. Bazen Brejnev çıkıp konuşuyordu. Ama onun sesi de naraya değil, dişleri dökülmüş bir aslanın üşengeç hırıltısına benziyordu. Ondan insanlar korkmuyordu, sadece saygı duydukları için korkar gibi görünüyorlardı. Brejnev hakkında anlatılan latifeler latife değil, onun hayatına ait gerçek hadiselerdi. Bu hadiseler durgunluk devri duvarlarında en güzel süsler olarak kaldı.
Talebeliğimin ilk yıllarında, Franz Kafka’nın hikayelerini tercüme etmeye başladım. Beni buna sınıf arkadaşım Ferganalı Tohtasın Azim teşvik etmişti. O, benden daha bilgiliydi. Batı edebiyatını iyi biliyordu. Batı edebiyatını bilmek bir ölçü sayılıyordu ve biz bu edebiyatı, kendi edebiyatımızdan daha çok okuyorduk, eğitim öyleydi.
Kafka, beni fazlasıyla cezbediyordu. Çünkü hiçbir yazara benzemiyordu. Onun “sanat anlayışı” sadece “sosyalist realizmi” değil, “kapitalist realizmi” de inkar ediyordu. Kafka, “minareyi yukarı doğru değil, aşağı doğru inşa etmek gerek,” diyordu. O zaman bu inşaat da minare değil, kuyu olurdu. Bu müthiş teşbih bana kuyu gibi derin göründü. Böylece insan dış (maddi) dünyaya değil, kendi iç dünyasına davet ediliyordu. Kafka’nın kahramanlarının alnında daima bir şey yazılı olur ve hiç kimse bu yazının dışına çıkamazdı.Bu bir dinî görüştü ve bunun kapitalist dünyada doğup da ateist terbiye ile yetişen biri tarafından ifade edilmesi, müthiş bir şeydi.
Kafka’nın hikayeleri korkunçtu, ama bizim sevdiğimiz hayattan daha korkunç değildi. Arada sadece bir fark vardı: hikaye kahramanları kendilerini daima suçlu hissediyor ve bunun sebebini bilemiyorlardı. Bizim için ise bu suç duygusu tamamen yabancıydı. Kafka, Allah’a inanmak isteyen bir ateist ve bundan ömür boyu azap çeken talihsiz bir entelektüeldi.
Kafka, umutsuz bir yazardı. Üniversitede ben de hikayeler yazmaya başlamıştım. Ancak Kafka’yı okuduktan sonra yazdıklarımı imha ettim. Ondan daha iyi yazamazdım.
O yıllarda bana tesir eden yazarlardan Fransız Paul Valery ile Avusturyalı Robert Mousil’i de burada zikretmek gerekir. Onların sanat felsefeleri, benim için bir yenilik oldu. Aynı şekilde 1970 yılında, Kolombiyalı yazar Gabriel Markes’in Rusça “İnostrannaya Literatura” (Yabancı Edebiyat)’da neşredilen yalnızlık hakkındaki romanı da çok ilgimi çekmişti. Fakat o, Kafka’nın yerini dolduramıyordu. 1970’li yıllarda Latin Amerika romancılığı, dünyada büyük şöhret kazandı. Fakat üslup yönünden 1920’li yıllar Avrupa dekadan edebiyatının aksinden başka bir şey değil.
Biz talebeliğimizde edebiyattan, bilhassa nesirden yenilik bekliyorduk ve bu istediğimizi de yabancı edebiyatlarda buluyorduk. Çağdaş Özbek nesri zayıf olduğu için eğitimini kafi derecede alamadık. Daha sonra şiirlerimiz yayımlanıp kitaplarımız çıkmaya başlayınca, bizi Batı taklitçiliğiyle suçladılar. Bu doğruydu. Çünkü Sovyet edebiyatında taklit edilecek eser yoktu. Diğer yandan bizim yazdıklarımızın hepsi Özbekçe idi ve müşahede tarzı da “Batılı gibi” değildi. Mesela benim “modern” şiirlerim daha çok halk ibareleri üzerine kurulmuştu. Halkın “ayniñ on beşi yaruğ, on beşi karangı” (=ayın on beşi aydınlık, on beşi karanlık) ibaresine dayanarak yazdığım şu şiirimde olduğu gibi:
Aydınlık oldu ayın on beşi,
Kalan on beşi de aydınlık oldu,
Ben bir mütevazı kişi
Yüreğim kıvançla doldu.
Önceden sevindim ben, bakın ki
Mükemmelmiş dünyanın işi,
Bakın, ayın on beşi karanlık,
İkirciklenip durur kalan on beşi.
(1983)
Fakat 1970’li yıllarda biz, şiirde belirtildiği gibi o kadar da mütevazı değildik. Eğer mevcut edebiyat bize istediğimiz yeniliği vermezse, bunu biz kendimiz yaratmaya kat’i surette kararlıydık. Tabii, bu iddianın ne kadar gerçekleşip gerçekleşmediğine edebiyatçılar karar verecek.
Üniversiteyi bitirdikten sonra, diplomamda “gazeteci” yazmasına rağmen, hiçbir gazete beni işe almadı. Aynı şekilde Sovyet iş kanununda “şiir yazarı” diye bir meslek de yoktu. Hanımım, haklı olarak, istikrarlı bir hayat tarzı istiyordu. Benim hayatımda ise yoksulluktan başka istikrarlı bir şey yoktu. Böylece, ayrıldık. Bu evlilikten Nigar, Celaleddin ve Cemalleddin adlı üç evladımız var. İkinci defa evlenirken, çok endişeliydim. Çünkü hayatım henüz istikrara kavuşmamıştı. Fakat ikinci hanımım çok diplomat çıktı, yoksullukla uzlaşabildi. Bu evlilikten Ümide ve Temur adlı iki çocuğumuz doğdu.
1975’ten 1977 yılı Mayıs ayına kadar Gafur Gulam neşriyatında ve “Fizkültüra Uzbekistana” gazetesinin haber bölümünde çalıştım. Ancak hiçbir yerde çalıştığıma dair “mihnet deftercesi” (iş karnesi) vermediler. Bunun sebebini de bugüne kadar öğrenemedim.
1977 yılında ilk şiir kitabım çıktı. Aynı yıl Yazarlar Birliğine üye oldum. Yine aynı yıl, Yüksek Edebiyat Kursuna girdim ve Moskova’ya gittim. Buradaki eğitimim sırasında aldığım burs, çalışırken aldığım maaştan daha çoktu. 150 ruble alıyordum. Her iki ayda bir Taşkent’e geliyordum. Eve hediye olarak gül değil, 10-15 kilo et getiriyordum. Evdekiler bundan memnundu. Ben ise bu marifetimden gurur duyuyordum. Fakat bu iki yıl süren refah süreci çok çabuk geçti ve hayatımız yine kalem hakkına kaldı. Buna rağmen biz evimizde çok bahtiyar yaşadık; Allah’a şükürler olsun, hiçbir zaman kendimizi yoksul hissetmedik. Bu duygularla şöyle bir şiir de yazmıştım:
Sen ve ben biliyoruz, sevginin
Salkım söğüt emsali olmadığını.
Sarı gül ayrılık,
Kırmızı gül kavuşmak demek değildir.
Söyle onlara,
Anlat sevgilim,
Biz nasıl severdik birbirimizi,
Nasıl sever idik,
Gülleri yolunmuş bom-boş alemde!
(1980)
1970 ve 1980’li yıllarda kalem hakkıyla geçinmek mümkündü. Hatta bazı halk şair ve yazarları zengin bir hayat yaşıyorlardı. Onlar sosyalist vatana yaptıkları hizmetlere layık hususi ev, yazlık, araba satın almaları mümkündü. Neşriyatlar mali yönden devlet teminatı altındaydı, edebiyat ve onun teşviki devletin vazifesi idi.
70'li yılların başında heykeltıraş Aman Aziz'in Çilanzar'daki bodrumunda toplanıyorduk. Bu atölyede Aman Aziz ile Sabircan adlı heykeltıraş genç çalışıyordu. Buraya gelenlerin sayısı o kadar da çok değildi. Toplantılarda daima ressam İsfendiyar, rahmetli Şühret Abdüreşid, alim Begcan Taşmuhammed ve mutlaka Rauf Parfi, bazen de başkaları hazır olurlardı. Bir gün bir facia yaşandı ve Sabircan kendisini bodrumda astı. Allah rahmet eylesin! Bu olaydan sonra Aman Aziz, Rustavelli sokağında başka bir bodrum buldu ve meclisimiz de oraya taşındı.
İDEALİSTLER
Aman Aziz’in bodrumunda şarap çok içilirdi. Oraya gelenler mutlaka bir şişe şarapla gelirdi. Bu yazılmamış bir kuraldı; şarap entelektüel sohbetin mayasıydı.
Sohbet esasen edebiyat ve sanat hakkında, yani bizim hayatımız üzerinde olurdu. Burada herkesin kendisini dilediği büyüklükte görmeyi, dilediği yükseklikte olmayı tasavvur etmesi mümkündü. Mesela, ressam İsfender coşarak “Ben dâhî olarak doğmuşsam ne yapayım? Bunda benim suçum nedir?” diyerek etrafa bakınınca hiç kimse ona itiraz edemezdi.
ARZU
Eyvan sâde olsa, olmasa baş köşesi,
Eyvandan da sâde olsa dostların.
Serbestçe davranan birini görüp,
Kinaye etmese zeki gözlerin.
Başlar üzerinde sallansa fanus,
İstemeyen saki olsa (kadehi doldursa), isteyen içse,
Sohbetler doğsaydı kendiliğinden,
Yeşil otlar gibi büyüse idi.
Ne hafifmeşrep olsak, ne de kibirli
Bir şirin arzudan uyuşsa canlar,
Göğe gözlerimizi dikip, insanlar gibi
Oturup yazsaydık nurlu soneler....
1977 (“Aq Köylekler”, 1980).
İsfendiyar hakikaten de müthiş bir ressamdı. Özellikle tabiat tasvirleri, hele onun ağaçları, her birinin bir insan gibi kendisine özgü karakteri olurdu.
Rauf Parfi, 70’li yıllar Özbek şiirinin bayraktarlarındandı. Ama o, İsfendiyar gibi kendi büyüklüğünü izhar edecek kadar saf değildi. O yıllarda Nazım Hikmet’in “İnsan Manzaraları” adlı eserini Özbekçe’ye tercüme ediyordu. Türkiye mevzuunu bizim çevremize Rauf Parfi getirmiştir. Kendisi Kırım Tatarlarının millî hareketinden de haberdârdı. Hareketin içinde dostları da vardı. Ben, pantürkist İsmail Gaspıralı hakkındaki ilk bilgileri de o yıllarda edinmiştim. Daha sonraları benim neslim için idealizme dönüşmesi gereken “Türk Kavimlerinin Birliği” gayesi bu bodrumda romantizm sisleri arasında, karaltılar halinde şekillenmeye başladı.
Yanılmıyorsam 1972 senesiydi. Taşkent Üniversitesi’nin Felsefe Fakültesi’ni bitiren Harezmli Tahir Kerim yeni bir şey keşfetti. “Hürriyet” veya “Amerika’nın Sesi” radyosunda haber verilmiş. Bu radyolarda söylendiğine göre Türkiyeli bir siyasetçi lider Çin’e giderek oradaki Uygurların haklarının verilmesini talep etmiş. Bu zatın adı da Alparslan Türkeş olup kendisi albaymış.
Albay Alparslan Türkeş.
Bu askerî unvan ve kadîmî isim, henüz Türkçülük ve Türkiye hakkında iptidaî tasavvuru olan zihnimizde tuhaf intibalar uyandırmıştı.
Fıtrat ve Çolpan’ın eserlerindeki gayeler bizim için gizliydi. Onların yaşayan zamandaşlarında ise böyle bir gaye yoktu, belki de bu yüzden hayatta kaldılar. Ancak buna rağmen Sovyet ideologları her on yılda, on beş yılda bir hümaniter cephede Pantürkizm virüsüne karşı “dezenfekte” yaparlardı.
1971 senesi, “Kızıl Özbekistan” gazetesinde “Gül bahçesindeki kötü ot” başlıklı bir yergi fıkrası yayınlandı. Bu makalede Çolpan Ergeş “fâş” edildi. Yazıda şairin hayatındaki bozukluklar anlatılıyor, karısından ayrıldığı, iki pasaportu olduğu hakkında malumatlar veriliyordu. Ancak makalenin yazarı belirsizdi. Yazı müstear adla yayınlanmıştı. Bu müstear adın ardında KGB’nin bulunduğunu herkes biliyordu.
Çolpan Ergeş şair olarak, açıkça ne milliyetçilik ne de Türkçülük yapmıştı. Ama şiirlerindeki bazı meçhul ima ve ibarelerin, uyanık sansürcülerin başlarını ağrıttığı şüphesiz. Çolpan Ergeş’in milliyetçilik tarifi kendisine özgüydü. Kurnazca gülümseyerek “Milliyetçilik de traktörcülük gibi bir iştir. Bunun neyinden korkuyorlar bilmiyorum.” derdi. Bu gülümseme bizim millî ruhtaki şairlerimizin yazma üslubunun simgesiydi. Onların eserlerindeki kinaye, istihza, nükte ve bütün karmaşık cümleler Çolpan Ergeş’in gülümsemesinin bizzat kendisiydi.
Çolpan Ergeş, yergi fıkradan sonra daha da kurnazca gülümser oldu. Şiirlerindeki imgeler öylesine karmaşıktı ki bunu milliyetçi bir şair mi yoksa komünist biri mi yazmıştı anlamak mümkün değildi. Ben, Çolpan Ergeş ve Rauf Parfi’den daha genç olduğum için maksimalist idim. Şiirde fikri o kadar saklamaya hacet yok diye düşünüyordum. Lakin onların kendi felsefeleri vardı ve şiirin nasıl yazılacağını benden daha iyi biliyorlardı.
Mesela, Çolpan Ergeş “öz vatanında yabancı” halkı şöyle anlatıyordu:
Elveda, yavrum, elveda, sağlıcakla git,
Sen varsın ki, can bu vücudumda.
Benim sebep, daim sen gördün ıstırap,
Kendi evine sen sığmazsın gayri...
Veya müstemlekeden kurtulmak hayallerinin tasviri:
Uzaklarda gümbür gümbürdeyerek
Yer yer aydınlanır gökler anbean
Atlar kişnemekte, dıgıdık dıgıdık ...
Onun kitaplarının adları da çok basit, aynı şekilde, gülümser gibiydi: “Ümid Çırağı”, “Bahar Arzuları” vs.
Milliyetçilik meselesinde Çolpan Ergeş’in tamamıyla zıddı olan bir yazar vardı. Bu Memedali Mahmudov’du. O kesinlikle duygularını gizlemeyi bilmezdi. “Bağdan Kurdu” adlı uzun bir hikaye yazmıştı. Hikayenin baş kahramanı Semerkant bozkırlarında at koşturan bir basmacıydı. Hikayenin adından başka her yerinde basmacının davranışları büyük bir zevkle tasvir ediliyordu. Olaylar çok sade, çok basit anlatılıyordu. Bu kitap 70’li yılların sonlarında yayınlanmıştı üstelik.
Memedali, çok saf, iyi biriydi. Biz, Batı tesiriyle bozulan kimseler, onun maskesiz milliyetçiliğini tenkit ettiğimizde çok öfkelenirdi ancak hiç kin tutmazdı.
1974 veya 1975 yılında Memedali genç yazar olarak Türkiye’den gelen delegasyonla görüşmüştü. “Taşkent” otelinin balkonunda Türk hiciv yazarı Aziz Nesin’e ima yoluyla Özbekistan’da millî duyguların çiğnendiğini anlatmış. Bu hususta Memedali “Lakin Aziz Nesin hiç bir reaksiyon göstermedi, belki de KGB’den korkmuştur” demişti.
Aslında, Aziz Nesin KGB’den değil, Memedali’den korkmuştu. Nesin sosyalistti. Türkiye’deki milliyetçiler, fikrî rakipleriydi. Sovyet rejimi Aziz Nesin gibi romantik sosyalistler için en adil rejim olarak görünüyordu. Sovyet KGB’si, Yazarlar Birliği vasıtasıyla Nesin gibi istidatlı yazarları Sovyetlerin yanına çekmek için onlara sürekli türlü mükâfatlar vererek hil’atler giydirirdi.
Ama Özbek milliyetçileri için bunun önemi yoktu. Onlar Türkiye’deki sağ-sol kavgasından habersizdiler. Türkiye’den kim gelirse gelsin, hepsinin Türkçü olduğu düşünülürdü. Çünkü Türk’ün Türkçü olması tabii bir hal diye kabul edilirdi. Nazım Hikmet ve Aziz Nesin gibiler Özbek milliyetçilerinin değerli şair ve yazarlarıydı. Çünkü onlar Türkçe yazıyorlardı.
Özbek milliyetçileri Necip Fazıl veya Nihal Atsız’ın eserlerini esasen hiç okumamışlardı; çünkü onların kitapları Rusça’ya da Özbekçe’ye tercüme edilmemişti. Moskova buna izin vermemişti.
Türkiye, bizim için bir kutsallık kazanmıştı. Türkiye, Türk kavimlerinin kurdukları yegane müstakil devletti. Türkiye’de devlet dili Türkçe idi. Herkes Türkçe konuşuyor, Türkçe yazıyor ve Türkçe müşahedede bulunuyordu. Türkiye’nin tabii zenginliklerini hiç kimse alıp kendi ülkesine götürmüyordu. Türkiye müstemlekeciler için hammadde kaynağı değildi. Kendileri üretir, kendileri işler ve dışarıya ihraç etme iktidarına sahip bir ülkeydi. Biz gençler, Özbekistan’ı rüyamızda nasıl görüyorsak, Türkiye aynen böyle bir memleketti. Türkiye bizim istiklal hakkındaki arzularımızın reel modeliydi. Bu sebeple biz her zaman Türkiye’ye ait ne olursa -hiç kontrol etmeden- tenkit etmeden otomatik olarak müspet kabul ederdik.
Müstemleke altındaki halklar kendi parmaklarını emerek yaşayan ayılar gibi, kendi yarattıkları ideallerle beslenerek, yüz yıllar boyunca etnik ve kültürel kimliklerini kaybetmeden yaşayabilmişlerdir.
Biz, bir müstemleke ülkenin evlatlarıydık. Halkımız bu kulluktan er veya geç kurtulmalıydı. Her halükârda bunu arzulardık. Biz pamuk tarlalarında başını arktan kaldırmaya vakit bulamayan o mütevazı, saf ve alicenap halkın çocuklarıydık. Hükümet, Özbek Komünist Partisi, kukla liderler bizim şiirlerimizi, bu şiirlerdeki milliyetçi ruha bir kuruş bile değer vermezlerdi, bizim düşüncelerimize açıkça gülerlerdi. Ama biz, “bu halk için mesul olduğumuz bizden başka hiç kimse yok” diye düşünürdük.
70’li yılların başında şair Rauf Parfi Türkçe’den tercüme ettiği “İnsan Manzaraları” Özbek Türkçülerinin ıstıraplarını ifade ediyordu. Gerçi bu eserin müellifi Nazım Hikmet kendi eserinde Rauf Parfi ve ülküdaşlarının tam karşıtı ideolojiyi ileri sürse de, bu eserin Türkçe yazılması bizim için yeterliydi. Türkçe yazılan şeyler, Türklere karşı olamazdı sanki. Dil fetişizmi bu derece güçlüydü. Dil -vatan, dil - müstakillik, dil - millet demekti.
Ben 1993 senesinde Ankara’da rahmetli Alparslan Türkeş ile ilk defa görüştüm. Kendileri bana 1992’de Türkiye başbakanı Süleyman Demirel heyetiyle Taşkent’e gittiğini fakat beni göremediğini söyledi. “Sizinle görüşmek istedim. Görüştürmediler. Muhammed Salih yurt dışına gitti, dediler. Daha sonra öğrendik ki, siz evinizdeymişsiniz. Beni aldatmışlar.” dedi.
20. asır Türkçülüğünün lideri sayılan bu sabık albay Türkiye’deki Milliyetçi Hareket Partisi’nin reisi, yetmişin üzerinde bir yaştaydı. Onun çehresinde uzun süren hapis ve sürgün yılları tuhaf nakışlar yapmıştı. Boğuk sesinde bir kadimlik vardı. Ona eski Altay Türklerinin ananelerine göre Başbuğ diye hitap ediliyordu.
Ben kendisine 1972 senesi Çin’e giderek Uygurların haklarını talep ettiniz mi? diye sordum. Başbuğ “Hayır. Çin’e hiç gitmedim” dedi.
Kendisine talebelik yıllarımdaki o hatıramı anlattım; çok etkilendi. Şayet “kırklı yıllardan beri Türkçülük ülküsü için çektiğim ıstıraplar boşa gitmemiş” diye düşündüyse buna şaşmamalı. Önemli olan şuydu: Orta Asya Türkleri müstemlekenin en durgun zamanları kabul edilen 70’li yıllarda dahi kendi haklarını savunacak kahramanları beklemeye devam etmişti. Onlar ortaya çıkmayınca, bu defa bu kahramanları hayallerinde yaratmaya başlamışlardı. Alparslan Türkeş, Orta Asya Türkleri meselesini Türkiye’de ilk defa ortaya koyan siyasî liderdi. Bu sebeple “Millî Şef” İsmet İnönü hükümeti tarafından ağır işkencelere maruz kalmışlardı. Orta Asya Türkleri bu olayları ikinci, üçüncü elden sisler arasından işitmişti. Ancak bu bile yeterliydi. Hürriyet isteyen Türk kavimlerinin, uzaktaki albay hakkında efsaneler uydurması için bu yeterliydi.
ÖZBEKÇİLİK
Özbekçilik, Sovyet idaresi tarafından en fazla kullanılan ülküydü. Tıpkı Kazakçılık, Türkmencilik, Tacikçilik vs. gibi. Bu, Orta Asya kavimlerinin birliğine, Orta Asya Pantürkizm’ine ve ümmetçiliğe karşı halkın içinden çıkarılan bir kalkandı .
Ama ne Pantürkizm, ne de ümmetçilik Sovyetleri korkutacak derecede güçlüydü. Her ikisinin köklerini Bolşevikler daha 10’lu, 20’li yıllarda acımasızca baltalamışlardı. Bu ülküleri savunan yüzlerce aydın ve alim katledilmişti. Kütüphaneler dağıtılmış, kitaplar yakılmıştı. Neticede Türkçülük ve ümmetçilik, ideoloji olarak geniş kitlelere yayılmış olmasına mukabil reel hayatta gayet dar bir muhitte kalmıştı.
Sovyetlerin icadı olan Özbekçilik gelişmesinin en yüksek zirvesine 70’li yıllarda erişmişti. Özbekçilik ruhu bilimin hümaniter yönlerinde, sanatta bilhassa edebiyatta çok güçlüydü.
Özbekçilik Sovyet stratejistleri tarafından Tacikçiliğe; Tacikçilik ise Özbekçiliğe karşı sürekli bilenir dururdu. Tacik ilim adamı Babacan Gafurov’un “Tacikler” adlı “tarihî eseri” Özbekçiliğin gelişmesinde büyük rol oynadı. Bizim Özbek alimlerimizin millî ruhtaki monografileri de Tacikçiliği sürekli olarak güçlendirdi.
Şair Erkin Vahidov’un “Özbegim” şiiri 1970’te yazılmasına karşılık 1980’lerin başına kadar en önemli şiirlerden biri olarak geldi. Bu biraz basitçe, bütün herkesin anlayabileceği Özbekçiliği teşvik eden önemli bir eserdi. “Başda doppım, gaz yüremen gerdeyib” (=Başımda takkem, övünerek, dik gezerim) derken şair bundan sonra ne yapacağını söylemiyordu. Çünkü bundan sonrası önemli değildi. Başına doppı (Özbek millî takkesi) giymek bizatihi isyandı. Övünmek de bizatihi inkılaptı. Fakat Tacikler de doppı giyiyordu. Onların kullandığı doppı Vahidov’un kullandığı doppıdan hiç bir farkı yoktu. Lakin Tacikler, Özbeklerden “farklı olmaya” mecburdular. Bu mecburiyet “Tacik” kelimesinin kökeni “Tac” kelimesinden geldiği efsanesi ortaya atıldı. Tacik biraderlerimiz dediler ki, yani sizin övüncünün pamuklu kumaştan yapılan doppı ise, bizimki bir tacdır!
Esasında, doppı da, tac da orijinal bir tem değildi. Sovyetler sisteminde Gürcü çerkeskasını, Türkmenler çögirmesini, Ukrayinler yakası işlemeli gömleklerini giyerek tıpkı Erkin Vahidov gibi veya ondan daha da övüngen, daha da mağrur dolaşırdılar. Ve hepsi bu giysileri millî gurur olarak kabul ediyorlardı. Gurursuz hiç kimse yoktu. Hatta Uzak Şark buzullarında yaşayan Eskimo tipi kabileler dahi kendi postlarıyla gururlanmak için yılda bir defa Moskova’ya gelip giderlerdi. Moskova, Sovyet halklarının millî rengarenkliğini koruyarak, birlikte yaşamakta olduğunu dünyaya bu şekilde sergilerlerdi. Yani halkların milliyetçiliği ancak Rusların izin verdiği daire içinde hareket edebilirdi. Lakin Sovyet imparatorluğunun yıkılmasında bu “sınırlanan milliyetçilik” esas rollerden birini oynadı.
GENÇLİĞİN SONU:
70’li yılların ortalarında yeni dostlar edindim. Bu, türlü karakterdeki insanları birleştiren şeyin ne olduğunu belirlemek zor. Onların hiç birisi kesinlikle resmî edebiyat veya sanat hadimi değildi. Hiç birisi yaltakçı değildi. Ekmek için sanatını vasıta yapmayan adamlardı. En mühimi, bu adamlar Sovyet rejiminde bir kimse ne kadar hür yaşaması mümkün olabilirse, o kadar hür yaşayabiliyorlardı. O zamanlar “Gülistan” dergisi çıkıyordu ve bizim “hür” görüşlerimiz çoğunlukla bu dergide basılırdı. Derginin muharriri Askad Muhtar liberal düşünceli biri olduğu için bizim “arayış”larımızı gördüğü halde fark etmemiş gibi davranırdı. Lakin gerektiğinde “yukarı”nın da gönlünü almayı unutmazdı. Askad ağabey anadan doğma şair değil, anadan doğma muharrir idi. Tek bir sözüyle bütün bir metni tam ters istikamete çeviriverirdi. Benim bir şiirimde, kahramanın törende sevgilisini görüvermesi tasviri vardı.
...Yüz, görünüş, çehreler içinden
Senin sîman sivrilip çıkar!.
Askad ağabey bu şiiri:
Senin sîman sivrilip çıkar, Lenin!
Şeklinde değiştirerek “Lenin” kelimesini şiirimde asla yazmadım diye gururlanan bendenizi epeyce utandırmıştı. Fakat ne olursa olsun, “Gülistan” dergisi uzun zaman bizim esas kürsümüz olmuştu.
Biz gençtik. Gençlik bir imtiyazdı. Bize hiç kimse dikkat etmiyordu. Bu durumdan yararlanarak, dilediğimiz şeyi yazar ve yayınlardık bile. Tabiî, rejimi devirmeye davet etmiyorduk; ona karşı ancak aba altından sopa göstermemiz mümkündü. Bazı uyanık eleştirmenler bu durumdan rahatsızlanarak “abanızın altındakini açıklayın!”, diye hitap ettiği zamanlar da oldu.
Bu “delikanlı” gençliğimiz epey uzun, 1984 yılına kadar devam etti. Otuz beş yaşında dahi genç olmaya devam etmek ancak bizim topluluğumuzda mümkündü ve bu imkândan biz olabildiğince yararlandık. Ama 1984 senesinde gençliğimiz birden durdu. Kremlin’de hakimiyet değişti.
İKİNCİ BÖLÜM
1983-1993 YILLARI
ANDROPOV VE ÇERNENKO
Brejnev’den boşalan koltuğa oturan Andropov Sovyet Devleti’ni duraklamadan kurtarmak için gayret sarf eden ilk liderdi. KGB’nin sabık başkanı olarak, bu dünyanın en geniş devletinin herhangi bir yerinde kımıldayan şeyi ve bu şeyin neden kımıldadığını bilirdi. Bu bilgi onun için diğer liderlere nazaran daha kesin hareket ederek, daha iyi netice elde etmesi için bir amildi.
Sovyet ekonomisi eş dost kayırmacılığı, sahtekârlık ve rüşvet çengelinde olup, büyüme ve gelişme hemen hemen durmuştu. Zaten, ağır sanayiinin büyük bir kısmı askerî gücü arttırmaya yöneltildiği için ekonomi esasen tabiî kaynakları hammadde olarak pazarlama karşılığında ayakta tutula gelmişti.. Ama buna rağmen silahlanma yarışı Sovyet Devleti’nin kesesini kuruttu ve 80’li yıllara gelindiğinde komünist liderler bu yarışta mağlubiyete uğradıklarını anladılar. Daha sonraları Gorbaçev’in ABD ile uzun menzilli roketleri azaltma anlaşmasına imza atması onun barışseverliğinin değil, Sovyetler Birliği’nin zayıflamasının işaretiydi..
Andropov, Sovyet İmparatorluğunun binlerce kilometreye yayılan idare iplerinin gevşediğini çok iyi biliyordu. Bu ipleri birazcık gerginleştirip, sağlamlaştırmak için ilk önce kadroları yenileme ihtiyacını duydu.. Bu kadrolar Moskova’ya sadık, mümkünse Ruslardan olursa, daha da iyi olurdu. Andropov’un bu teşebbüsünü sonuna kadar devam ettiremediği malum. Bu yeni “kadrolar siyaseti”ni Çernenko, ardından Gorbaçev hükümetindeki “ikinci adam” Yegor Ligaçev sürdürdü.
Andropov, Sovyetler Birliği’ndeki rüşvet, tembellik, düzensizlik ve sahtekârlığa karşı mücadeleyi de planlaştırmıştı. Bu planı uygulamaya koymak için yapılan ilk tatbikatlar rüşvetin kökü mevcut siyasî rejimin köküyle sarmaş-dolaş olduğunu açıkça göstermişti. Tembelliğin ise Sovyet üretim sistemindeki “çalışsan da çalışmasan da maaş ödenir”, şeklindeki Sovyet insanının dünya görüşünün mahsulü olduğu da malum oldu. Sahtekârlık ve düzensizlik ise insanoğlunun özel mülke karşı olan güdüsünün öldürülmesi neticesinden başka bir şey değildi.
Andropov, iktidara geldiği andan itibaren, tembelliğe ve düzensizliğe karşı “savaş açtı”. Mesela, gündüzleri sinema salonlarına girerek seyircilerin nereden geldiğini ve iş zamanında niçin film seyrettikleri kontrol edilmeye başlandı. Devlet memurları ve işçilerinin işe vaktinde gelip vaktinde gitmelerini kontrol etmek adet haline dönüştü. Sokaklara “düzen, üretimin teminatıdır” şeklindeki primitif afişler asıldı.
Ama bu, hastalığın sebebine değil, sonucuna yöneltilen beyhude çabalamalardı.
Beni iş bekliyor, devletin işi,
Hanım’ım koşturur, ben söylenirim,
Balkona bakarak, bağırıyorum:
- Hâlâ bu gömleğim kurumuş değil!!.
Eyvah, beklemekte, devletin işi!
Gömleğin buharı çıkmaz, bitmez hiç!
Şimdi de ütünün ihanetinden
Devletin işine kalacak mıyım geç?
Yine yolda gidip, işe varana dek,
Bakmam gerekecek afişlere de
Ki işe başlamadan evvel, bu yürek,
Biraz ilham alsın bu Afişlerden!!!
1981 (Arzu Fuqarası, 1990).
Bu istihzalı satırlar o zamanın ruhunun ifadesiydi.
“Disiplinli lider” olarak tanınmaya başlanan Andropov, bu disiplinliliğini sonuna kadar gösteremedi. Yıl başında öldü. Yerine Çernenko geldi. Bunun da yaşı epey ilerlemişti ama buna rağmen Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin Genel Sekreterliğine seçildi. Çernenko’da tırnak ucu kadar dahi heybet yoktu ve öyle gösterişsizdi ki halk isminin Aleksey mi yoksa Andrey Çernenko mu olduğunu hatırlayamazdı.
Özbekistan’da da vaziyet neredeyse böyleydi. Özbekistan’a uzun yıllar liderlik yapa yapa tıpkı cumhuriyet armasındaki pamuk ve buğday başakları gibi bir sembole dönüşen ak saçlı Şeraf Raşidov’un ölümünden sonra yerine ekonomist mi yoksa mühendis mi biri geçmişti. Bu adam birkaç yıl ülkeyi yönetmişse de cumhuriyetin ne siyasî ne içtimâî ve ne de diğer sahalarında herhangi bir iz bıraktı. Bu adama karşı haksızlık yapmış olmayayım; belki de o devir bir geçiş dönemi olduğu için bu liderin bahtı gülmemiştir. Belki de “iz” bırakmaması da hayırlı olmuştur. Bugün, 90’lı yıllardaki liderimiz gibi iz bıraksaydı o zaman ne yapardık?
EDEBİYAT FETİŞİZMİ
1984’ün Martıydı. Dorman’daki Yazarlar Birliği binasında ilham perisini bekleyerek günlerimi geçiriyordum. İşim öyle pek zor değildi. Beklenen ilham perisi gelip de sekiz veya on satırlık bir şiir yazarsam, o günkü işimi yapmış sayar rahatlardım. Düşünün; otuz beşine gelmiş kocaman adam için kafiyeli hatta kafiyesiz “şiirsel” bir metin yeterliydi. Yani bugünüm boşa geçmedi diyebilmem için ve hatta dünyadaki en büyük işi ben yapıyorum diye düşünebilmem için de yeterliydi.
Aslında, Dorman’da “büyük işi ben yapıyorum” diye düşünmeyen tek bir yazar yoktu. Ama böyle düşünmek için herkese “sekiz satır” yeterli olmayabiliyordu... Mesela, Pirimkul Kadir her gün asgari 15 sayfa nesir, Şükür Halmirza en az 10 sayfa nesir; şair Usman Azim yüz mısralı balada, Şükür Kurban yüz satırlık bir destan yazmayınca bunlar, “büyük işi ben yapıyorum” diye övünemezlerdi.
Kısacası, Dorman’da günlerimiz verimli geçiyordu. Ancak yazılan ürünleri kitap halinde bastırmak bir meseleydi. Emekçi yazarlar geceleri uyumadan, el yazma nüshaları hazırlayıp, bunlara güzel adlar koyarak daktilocuya teslim ederlerdi.
Daktilocu, kitabın basılma aşamasındaki ilk basamaktı. Bu basamak, iri yarı cüssesiyle gayet yüce görünürdü. Çünkü el yazma nüshanın her sayfasına tam 40 tiyin[2] isterdi. Yoksul şair veya yazar için bu korkunç bir rakamdı. Bazı becerikli kalem sahipleri bir daktilocuyla evlenerek bu meseleyi halletseler bile çoğunluk “Daktilo bürosu kapısında” ilk “basamak”tan geçemeden bekleşirdi. İkinci basamak, bölüm redaktörü, üçüncü basamak bölüm müdürü, dördüncü basamak yayınevi müdür yardımcısı, beşinci basamak yayınevi Direktörüydü. Bu beşinci basamak bütün kalem sahiplerinin sık sık rüyasına giren biriydi.
Sovyet Özbekistan’ı devrinde yayınlara direktörlük yapanlar içinde bence en görkemlisi Hamid Ubeydullayeviç yani Hamid Gulam idi. Onun emrinde çalışan bir müdür şunları söylüyordu: “Hamid ağabeyin, sabahleyin işe iyi veya kötü moralle geldiğini değil yüzünden, hatta giyinişinden dahi anlardık. Mesela, o mavi kot giymiş ve dudağına sigaralığını kıstırarak, dördüncü kata çıkarsa demek ki morali düzgündür. Hemen yanına girerek işimi bitirirdim”... Bu açıklamalardan anlaşılıyor ki müdür basamağında duranlar için bile direktörün yüzünü görmek kolay bir şey değildi.
Yayınevi direktörü, uygulamada Sovyet rejiminin yayın siyasetini yürüten şahıstı. Bu kimse istediği kitabı basar, istemediğini basmazdı. Merkezkom’un[3] tavsiye ettiği kitaplar istisna tutulursa, direktör kitap basmada mutlak hakimdi. Hatta sansürcü dahi direktörün söylediğini ikiletmezdi. Direktörlük makamı bakanlıkla neredeyse aynı seviyedeydi. Direktör tıpkı Merkezi Komitenin Genel Sekreteri gibi on yıl, on beş yıl makamında kalabilirdi. Sanki rejim gibi yayınevi direktörü de ebedîydi. Bu duyguyu direktörlerin kendileri de hissederdi ve onların en heybetlileri kendilerini birden Firavun sanmaya başlarlardı. Bu ruhî rahatlama onların gözlerini parlatır, dillerini keskinleştirirdi. 1979’da Gafur Gulam’ı yayınevinin direktörü yapan o ünlü nutku herkesin aklındadır. Bu şahıs, hatırladığıma göre, (şayet yanılıyorsam Allah affetsin) şöyle demişti: “Ben bugün şan ve şöhret kürsüsünde bulunarak şunu söylemek istiyorum... Ben halkın atasıyım... Evet, ben Özbekistan’da halkın atasıyım. Türkiye’deki Özbeklere böyle dedim. Eğer sizler Özbekistan hakkında kötü konuşmazsanız ben sizin de atanızım, dedim”.
Bu konuşmayı o zamanlar kimse kibir olarak düşünmemişti. Direktör yargılanamaz bir totemdi, öyle ki arkasından gülmek dahi günah kabilindendi. Ben bu tuhaf hadiseye konuyla hiç ilgili olmayan bir makalede yer verdim. Makale, Hemingvey hakkında olup Gülistan dergisinin 1979 yılı sayılarından birinde basılmıştı. Ama söylemek istediğim fikir öyle yağmalanmıştı ki, o allame-i cihan direktör benim tenkidimi okusa bile hiçbir şey anlayamazdı: “Bu nutuk (Hemingwey’in nutku) bazı yazarlar.. kendilerinin korkak kalplerini teskin ettiği bir sırada, bazıları sanki bugünkü gibi, kendisini “halkın atası” ilan ederek, “şan ve şöhret minberinden” konuşup, elli yahut altmış yaşını güvenli bir köşede kutladığı esnada yankılandı....”
Ben, bencil bir yazar olarak, birinin gelip “Dostum, H. Gulam’ın hakkından gelmişsin. Bravo sana!” demesini beklerdim. Ama hiç kimse benim beklediğim kadar ferasetli çıkmadı ve bugün düşündüğümde çıkmamasının daha hayırlı olduğunu görüyorum. Çünkü, o direktör bugünkü insafsız sahtekarların yanında öyle saf, halim selim ve mütevazı görünüyor ki eğer, o yetmiş dokuz senesi, onu gücendirseydim, bugün müthiş pişman olurdum.
Mevzuu tamamlamak için direktörden başka yine bir mahluk hakkında bir iki söz söylemek lazım. Bu mahlukun adı Goskomizdat idi (Devlet Basın Matbaa Komitesi). Bu “dergah”ta onlarca adam “çalışır” ancak ne için “çalışmakta” olduklarını kendileri dahi bilmezlerdi. Tıpkı Franz Kafka’nın romanındaki gibi, bu dergaha bağlı bölümlerde bir mistik mahkumiyet hüküm sürerdi. Güya bu onlarca kadın ve erkek biri diğerinin ardına konulan casus veya bir diğerine bağlanan mahpuslardı. Çünkü muharrir kitabı yazar, yayınevi de yayına hazırlardı. Ancak Goskomizdat’taki bu insanların kitapla, yazarla, yayınlarla, yayıneviyle ne alâkâsı var diye haykırası gelirdi herkesin. Haykırsa bile yazarı kimse kaale almazdı. Direktör ve Goskomizdat yazarlar için yaratılmışsa da, yazarla kimse muhatap olmazdı. Bu zavallı profesyoneller, yanlarından kendi adını bile doğru düzgün yazamayan Goskomizdat in başı Şagulamov veya direktör geçecek gibi olunca, derhal ayağa kalkıp selam verirler ve zoraki olarak gülümserlerdi. Bu profesyoneller kendi şiir yahut hikâyesinin tek bir satırına bile değmeyecek bu zalimlere baş eğerken, ben buna müthiş öfkelenir ve onları korkaklıkla suçlardım.. Ama bugün anlıyorum ki, o öfke yazar dostlarıma karşı haksız itham imiş. Onların korkaklık ve uyuşukluk olarak görünen yönleri, aslında yine o edebiyat için, o edebiyata muhabbetten dolayı idi. Bu insanların orta seviyedeki kabiliyetlisi bile ekmek için, çoluk çocuğunun rızkı için zalime baş eğmeye ar ederlerdi. Ama edebiyat ideali için baş eğmeğe utanmazlardı. Bunu ayıplamaya hakkım yoktu. Cebinde Yazarlar Birliği kimliğinden başka zenginliği olmayan bu insanlar kendilerinin halka lazım kişiler olduğunu anlar ve kendilerince bundan gurur duyarlardı. Şair Yoldaş Eşbek bununla ilgili bir misal vermişti. Bir gün kendisi bir şair dostuyla otobüste yan yana oturuyorlarmış. Yaşlı bir hanım gelmiş, başlarında onlara bakıp duruyormuş. Yolculardan birisi şairlere “yer verseniz olmaz mı?” deyince Yoldaş’ın dostu hayrete düşerek: “Bunlar bizim kim olduğumuzu bilmiyorlar galiba, ne yani, kimliklerimizi (Yazarlar Birliği kimliği) mi gösterelim bunlara!”, demiş. Saf şairin bu samimiyeti insanı, onun ferasetsizliğini bağışlamaya mecbur ediyor.
Hülasa, yazarlık, şairlik veya diğer kalem erbabı olma, dünyanın hiçbir ülkesinde Sovyetler Birliğindeki gibi ciddi bir meslek olarak kabul edilmezdi. Bunun elbette siyasî rejimle ilgi olan tarafları vardır. Sovyet sistemi yazarlardan kendi ideolojisi için faydalanıyordu. Ancak cemiyet, insanlar ve yazarların kendisi de yazarlık mesleğine tapınmaları hayret verici bir şeydi. Az önce dediğim gibi edebiyat insanın dünyayı idrak etme şekillerinden biri değil, belki en doğru, en ideal şekli olarak kabul edilmeye başlanmıştı. Ve insanlar edebiyat ideali için işinden, dostlarından, hatta ailesinden de vazgeçseler bile, bu hareket asla cahillik olarak kabul edilmez, bilakis fedakârlık sayılırdı.
(Ben burada gerçek edebiyatçılar hakkında konuşuyorum, yoksa Sovyet ülküsünün tellâlları hakkında değil. Onların lafını bile etmeye değmez). Aynen bu şekilde bizim taklit konularımız da orijinaldi. Bilhassa, 70’li yıllarda en parlak hayale sahip Özbek şairi kendisine Şah Meşreb (Türkistanlı sufi şairi) veya Paul Verlen ve hatta Arthur Rembo gibi dervişlerin hayatını örnek olarak almaya çabalardı. Mesela, Şah Meşreb’in mollaların üzerine küçük abdestini yapması, Rembo’nun deve satacağım diye, Afrika’ya gitmesi, orada hastalığa yakalanarak ölmesi, Verlen’in Paris sokaklarındaki serserilikleri, genç şairlerimiz tarafından saygıyla kabul gören, teklide şayan rivayetlerdendi.
Edebiyatın bu kadar “mukaddes”leşmesinin sosyal ve psikolojik sebebi de vardı elbette: Totaliter devletlerde kişi, realize edilmeyen hürriyelerini edebiyat ve sanatta kompense etmeye çalışır. Edebiyat ve sanatın totalitarizm gibi ekstremal siyasî-içtimaî iklimlerde profesyonel kabuğuna bürünerek yaşamını sürdürme kabiliyeti yüksektir. Bu özellik, biraz kalem sallamaya muktedir herkesi kendisine bir büyü gibi cezbeder. Bu kimseler rejimden kaçarak renklerden (ressamlık) veya sözlerden (şairlik) kurulan yer altı sığınaklarına girerler ve ömürleri boyunca oradan çıkmadan yaşarlar. Ve tabii ki, insan bir şeye ömrünü bağışlayabilirse, bu meslek onun için elbette mukaddestir.
YABANCI
Böylece, bin dokuz yüz seksen dördün Mart ayında ben de, bir çokları gibi, Dorman’da ilham perisini bekler dururdum. Fakat ilham perisi gelmeyince bu defa onu hayal ederdim:
İlham perisini gördüm aniden,
Karnı aç, saçı uzun ve çırılçıplak,
Oturuyor işte, bomboş sandalyede,
Ayaklarında yatıyor pas basmış tacı.
Sıçan geçer odanın tam ortasından,
Bir yerde musluktan ”şıp, şıp“ damlar su.
Ve bana bakıyor bağrımı ezip,
Odanın ortasında oturan güzel!
Ayrılan kimse gibi dostu yarinden,
Bakıyor kaybetmiş gibi Vatanını,.
Dokununca, avucum altında, onun
Kabarmaya başlar titrek bedeni.
Kabarmaya başlar ağzımda dilim,
Gözleri yaş dolu, bakıyor güzel,
Tıkır tıkır eder bir yerde sıçan,
Bir yerlerde hala damlamakta su.
(1983)
Gördüğünüz gibi, gönüllerde anlaşılmaz bir özlem, meçhul bir nostalji vardı. Belki o kadar da meçhul değildi. Belki bu özlem, geleceğin özlemiydi. Hayır! Hayır! Aslında etrafta bir sessizlik, tuhaf bir tembel ruh gezinmekteydi.
Gezinmekte olan bu ruh, kendisine fazla güvenerek, korunma refleksini kaybeden totaliter devletin ruhuydu.
Bu yok edici güven, 1968’de Prag’ın işgalinden sonra peyda oldu. Bütün dünyanın gözü önünde cereyan eden bu kolay işgal, Moskova’yı gururlandırdı, şovenizmi sarhoş etti. Ama bu işgalden sonra başlayan “nükleer silahlar yarışı”nın Sovyet İmparatorluğunun mağlubiyetiyle sonuçlanacağını henüz hiç kimse tahayyül edemiyordu. Gurur ve sarhoşluk 70’li yıllarda yavaş yavaş kendi sonuna geldi: artık köle (cemiyet) de, efendi (devlet) de aynı sessizlik içinde, bu lakayt hava içinde yaşamaya başladılar.
Bu durum sonraları “durgunluk yılları” diye adlandırıldı. Durgunluk öyle koyulaşmıştı ki, bu koyuluk içinde söylenen bir söz, çıkan bir ses hiç yankılanmazdı. Söz son derece sönük duyulurdu. Tıpkı bir karabasan gibi, bağırırsın haykırırsın, fakat sesin çıkmazdı.
Bu antiakustik saray içinde, biz genç yazarlar, kendi sesimizi sınamaya başlamıştık.
O yıllarda, tenkitçilerin ifadesiyle, biz “ağzımıza geleni” söylemeye başlamıştık.
1983’ün Martında “Özbekistan Edebiyatı ve San’atı” gazetesinde “Şiirinizi bize izah edin!” başlıklı büyük bir makale yayınlandı. Makale benim şiirlerim hakkındaydı. Makalenin yazarı meşhur bir tenkitçiydi. Meslek çevresinde nüktedan bir uzman olarak kabul edilirdi. Kendisi konjonktürü iyi sezerdi. Edebiyat akımının mayasının terkibini çözmesini bilirdi. Hatta durgunluk yıllarının en durgun yılı kabul edilen 1970 senesinde bile Özbek Sovyet Edebiyatında hâlâ dahi fikrin ölmediğini ispatlamak için sohbet ve tartışma gibi büyük makaleler hazırlayan etkin biriydi. Kendisi her zaman redaktör yardımcısı olarak çalışmış, ancak bir türlü baş redaktör olamamış biriydi. Bu kompleks onu bir tür idarecilere karşı küskünler arasına soksa da, o asla muhalif düşen birisi olmamıştı. İdare, ona bir gülümsese, bütün küskünlük ve kinlerini unutarak, tekrar hizmet etmeye devam eden mütevazı biriydi.
Benim şiirlerime yöneltilen “İzah edin!” çağrısının altında entelektüel ilgiden daha çok retorik mana vardı. Makalenin müellifi benim şiirlerimi gayet iyi anlıyordu. Ancak üsteleyerek soruyordu: Makalede “M. Salih falan şiirinde bize ne demek istiyor? Bu nasıl bir Hamletimsi problem, şiirinin kahramanı bizden ne istiyor?”, gibi sualler yöneltiliyordu. Üsteleyerek sormak Sovyet tenkitçiliğinde kullanılan en yaygın usullerden biri olmasına mukabil bendenizin şiirlerine bu usul uygulanırken, hemen haklı görünen bir mana kazanırdı. Çünkü henüz ilk kitabımın çıkmasıyla eserimi “Batıyı taklit”le suçlamışlardı. Yani üsteleme heveslilerinin, zemini beş altı yıl önce hazırlanmıştı. Bu sebeple makale nadas edilmiş toprağa düşen tohum gibi oldu. Hemen göğerdi, çabucak çiçek açtı. Etrafta hakikaten de tartışma varmış gibi bir ortam yarattı. Sanki “şiirinizi izah edin!” makalesinin yazarı bana hücum ederken, başka biri ortaya çıkıp beni savunuyordu. Veya üçüncü bir kişi ortaya çıkıp tarafları düşünmeye çağırarak ağırbaşlı bir üslupla “Edebiyatın dünyası geniş; böyle tuhaf şeylerin de yaratılması mümkündür.”, diyordu.
Kısacası hiçbir ciddî fikir söylenmemişti. Söylenmesi de mümkün değildi.
Zaten mutlu Sovyet ülkesinde üzüntü ve pişmanlığın olması mümkün değildi. Velev ki olsa bile bunun sebebi ancak kişiye özgü olabilirdi fakat hiçbir zaman sosyal ve hiçbir şekilde siyasî olamazdı. Bu kaide içinde hareket edenlerin en cesuru yine “şiirinizi izah edin!” diye haykıran o tenkitçiydi. Çünkü o hiç olmazsa bu kaskatı suali sormaya cüret edebilmişti!
Bu tenkitçi bahsi geçen makalesinden iki yıl sonra, 1985 senesinde, benim “Alıs Tebessüm Sayesi” (Uzak Tebessümün Gölgesi) adlı kitabıma Gafur Gulam yayınevi için “öz eleştiri” yazdı. Bu tenkit yazısında “tehlikeli” sorular daha da çoğalmıştı. Tenkitçi bendenizi “bu tür dünya görüşü ile uzağa gidemezsin”, diye güya sertçe ikaz ediyordu. Ben bu seçmeler kitabımın çıkması için gereken 41 adet şiirin her birisine müstakil bir sayfa izah mektubu yazmak zorunda kaldım. Bu izahlarda 41 adet şiirin, Özbek Sovyet yayınevlerinde rahatlıkla basılmasının mümkün olduğunu ve bunların mevcut siyasî rejime hiçbir şekilde zarar getirmeyeceğini gücümün yettiğince ispatladım. İspatım inandırıcı oldu galiba ki bu kırk bir adet şiirin büyük bir çoğunluğu 1986 senesinde basıldı.
“Tehlikeli sorular” doğuran şiirlerden bir kaçını aşağıya alıyorum. Bu şiir Sovyet Devletinin çeyrek asır idare ederek Çekoslovakya ile Afganistan işgallerini imzalayan Leonid Brejnev’in ölümünden sonra ortaya çıkan boşluk esnasında yazılmıştır:
Duruyorum. Unuttum göğsümdeki yükün,
Taş değil, bir avuç yürek olduğunu.
Unuttum, artık dünyada kim Büyük
Ve benim kimden korkmam gerektiğini.
Gözlerimin önündeki duman dağıldı,
Duruyorum, göstermez hiç kimse yolu.
Ürününü bitirdi, bomboştur artık,
Yalan için hazırlanan ekin meydanı.
Neyse, ben burada yerli değilim,
Telaffuzu bozuk, yabancı, seyyar,
Her bir sözüm için alay edilip,
Maskara olmaya hazır bekliyorum.
1983 (“Alıs tebessum sayesi” 1986).
Artık, her bir sözü için alay konusu olmaya, alay edilmeğe hazır bekleyen, şiir kahramanı, bu bendim.
Yazma üslubum, edebî tenkitçileri ve şairleri sinirlendiriyordu. Bunu biliyordum ve bundan rahatsız olmuyordum. Sosyalist realizm düşüncesine olan doğma nefretim benim için bir zırhtı. Atılan sitem taşları veya kıskançlık kesekleri bu zırha değerek ufalanır giderdi.
Üstelik ben kendimi hakikaten dışarıdan gelen bir yabancı, bir gezgin gibi hissediyordum ve mevcut edebiyat da hiçbir şekilde beni kendisinden kabul etmemişti. Bu yabancılık yalnızca edebiyatta değil sosyal ve iktisadî hayatta da hakimdi. Otuz üç yaşındaydım, ama hiçbir yerde istikrar ile çalışmamıştım. Benim asla “emek karnem“ olmamıştı. Hiçbir işyeri bu kimliği bana münasip görmemişti. Bunu yalnızca kendi tembelliğimle izah edersem, kendime karşı haksızlık yapmış olurum. Asıl sebep, ben yabancı bir unsurdum. Onun için her seferinde şiirim basılınca veya kitabım çıkınca çok sevinirdim. Çünkü onları, yayınevi de, gazete de basmak için hiçbir mecburiyeti olmadığı halde basarlardı. Ve tabii ki “Şiirinizi izah edin!” diye talep eden tenkitçinin sualinin altında şu sitem vardı: “Sen Sovyet ülkesinde yaşıyorsun, Sovyetlerin kağıdında şiir yayınlıyorsun ve bu da yetmez gibi her satırı için 1 som (1 som, 1 dolar 35 cent değerinde) telif ücreti alıyorsun., sonra da Sovyet hayatından şikayet ediyorsun, senin asıl derdin nedir acaba?” şeklindeki acı sitem... Belki benim yaşadığım yabancılık devrini başka yazarlar da yaşamışlardır. Ancak onlar bu konuda konuşmuyorlar, çünkü edebiyat onlar için bugün de yaşam şeklidir.
Yabancılık düşüncesini - “yabancısınma”, yab