<<< Geri
Muhammed Salih
Özbekistan ERK Demokratik Partisi Genel Başkanı
.
![]()
Demode olan “devrim” sözcüğünü korumak adına…
Bugünlerde Postsovyet aydınlar, eski Sovyet İmparatorluğunun topraklarında gerçekleşen “turuncu devrimlerin” ne kadar başarısız olduğu dedikodusunu yapıyor.
Üç postsovyet cumhuriyetinde “renkli devrim” gerçekleşeli sadece 1,5 yıl oldu,bazı kesimlerde dolaşan, bu devrimlerin birer “fiyasko” ile sonuçlandığı fiskosları ve içten içe sevinci ise şu sıralar en uç noktada. Bu ülkelerde hiç bir şeyin değişmediğine, halkın hala fakir olduğuna, işsizliğin had safhada yolsuzlukların ise uç noktada olduğuna içten içe seviniyorlar.
Yani önceki rejimlerin 15 yil devaminda çözemediği sorunları devrimcilerin bir yıl içinde çözemediklerinden şikayetçiler.
Bu arada bu üç cumhuriyette meydana gelen olaylar bu bölge için en az Sovyet dönemindeki Gorbaçov perestroykası kadar mühim tarihi önem taşımakta, hatta daha fazla bile olabilir. Perestroyka bir ‘üst’ devrimi idi, “renkli” devrimler ise , “alt”tan(tabandan) başladı. Perestroyka’dan farklı olarak bu devrimler mental (zihni)seviyede gerçekleşti. Ve onları devrim olarak adlandırmaktan korkmamak lazım, çünkü onlar gerçekten öyleydi.
Aynı şekilde “devrim” sözcüğüne karşılık olarak kullanılmaya çalışılan “evrim” kelimesi ile spekülasyon yapmak gayrı ciddi bir davranıştır. Çünkü devrim evrimin son safhasıdır.
Gerçekçi olmak lazım ve gerçeklerin gözlerine bakmalı. SSCB nin dağılmasının ardından bizim bölgemiz XX asırlarının başındaki jeopolitik formuna geri dönmüştür. Orta Asya havzasi dünya jeopolitiği için tekrar önemli hale gelmiştir. Ve bu bölgeye sahip olmak, Avrasya’da hegomoniyi vaat ediyor. Böyle bir iktidar uğruna İngiltere, daha XX asrının başlarında tüm gücü ile bu bölgenin derinliklerine girmeye çalıştı, ancak – kendisinin Çarlık Rusya’sı ile birlikte daha 18 asırda oluşturan- tompon ülke Afganistan’ı geçememişti. İngiltere Orta Asyada’ki jeopolitik oyunu, Lenin başkanlığındaki Bolşevik güçleri ile yarişta kaybetmişti. Deli Petro (Birinci Peter)in “ Hind okyanusunun ılık sularında postallarını yıkama” hayali nerdeyse SSCB, yani Peter’in komünist torunu tarafından gerçekleştirilecek gibiydi, ancak bu da kısmet olmamıştı. SSCB 1979 yılında Afganistan’a girdi ve tamı tamına on yıl sonra oradan çıkmak zorunda kaldı. İki yıl sonra ise SSCB’in kendisi dağılmıştı. Böylece tekrar eski oyun tahtası ortaya çıktı, ancak bu oyunda artık İngiltere yoktu. Sahneye yeni oyuncu çıktı, Asya yarım küresinde süper güç olma yolundaki güçlü aday: Çin. “Renkli devrimler” en çok Rusya ve Çin’i, yani Avrasya’nın iki ana oyuncusunu rahatsız ediyor.
Devrimler bu devlerin pozisyonunu zayıflatıyor, devrimler totalitarizmin yeniden doğmasını engelliyor. Devrimler devrimcilere uluslar arası meşruluk kazandırıyor ve onlara kendi ayaklarının üzerinde durmayı, kendi topraklarınin meşrü sahipleri olma sanatini öğretiyor. İşte bu devrim korku Rusya ve Çini Andijan’da sivil ve masum halkın katledilmesi gibi bir cinayeti desteklemeğe itti.
Rusya ve Çin, bölgede demokrasinin ilerlemesini engellemek için var gücü ile çalışıyor, bunu yaparken de Batı tarafından kandırılan Orta Asya halklarının savunucusu kılığına giriyorlar. Ve “devrim ithalinin” ne kadar zararlı olduğu safsatasini yapıyorlar. Bu bölgede, yakın gelecekte ortaya çıkacak değişiklikler büyük oranda Avrupa’nın (özellikle AB’nin), başlayan bu yeni jeopolitik oyunda yer almak isteyip istememesine bağlıdır. Eğer AB nin cevabi evet ise, o zaman Orta Asya’da etkili olabilmek için göze alacakları risk ne kadar büyük olacak?.
İstikrar faktörü sıfatinda Dünya hegomonisinin bir kutbu olan ABD akıllarda çoktan soru işaretleri doğurmaya başladı. Ancak bu hegomoniye alternatif olarak dünya neyi sunabilir?
Dünya istikrarını sağlayıcı rolüne aday olmaya çalışan Rusya-Çin-Hindistan üçlüsü arguman olarak ancak demografik ağırlığını öne sürebilir.Yoksa ABD gibi askeri güçlerinin olduğunu, güçlü ekonomileri veya rejimlerinin demokratik olduğunu iddia edemez.
Buna rağmen Moskova- Rusya’nın dışında Çin ve Orta Asya cumhuriyetlerinin de üye olduğu- Kolektif Havfsızlık(Güvenlik) Anlaşmasi Organizasyonunun, bölgenin NATO ile olan ilişkilerinden sorumlu olmasını çok istiyor. Şimdilik Atlantik Alians, bölgede bulunan devletler ile çift taraflı işbirliği içinde.Eğer KHAO Orta Asya devletleri ve NATO arasındaki aracı statüsünü kazanırsa bu durum Moskova’nın bölgedeki etkisini önemli ölçüde arttıracaktır. Böylece Orta Asya devletlerinin, Avrupa Birliği ile olan tüm ilişkileri Kremlen tarafından denetlenecektir.
Ancak, bu jeopolitik bölgede yaşayan halklar, güçlü komşuların kapatması olarak yaşamaya devam edecekmiş gibi görünmüyor. Ukrayna, Gürcistan ve Kırgızistan’da gerçekleşen devrimler – devrimcilerin başarısızlığına ne kadar sevinirlerse sevinsinler- şunu gösterdi ki, artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacak.
Çıkış ancak global demokratikleşmede görünüyor. Devlerin, bölgedeki enerji kaynakları ve jeopolitik üstünlük için yürüttükleri konjüktürel uğraşlar, Orta Asya idealistlerinin dikkatini dağıtmamalı. Onlar tüm dikkatlerini ve çalışmalarını toplumu bölgedeki demokratik değişime hazırlamaya odaklamalıdırlar.
Kimsenin “devrim” sözcüğünü bizim kadar ciddiye almadığını biliyoruz. Çünkü kimse diktatörlerin korkulu ruyasi olmaya başlayan devrime bizim kadar muhtaç olmamıştır.
2006
Andican olaylarına sebebiyet veren faktörler nelerdi?
(ERK Partisi başkanı Muhamed Salih’in 19 Ocak 2006 tarihinde, Londra Kraliyet Enstitüsü Chatham House’ da yaptığı konuşma).
Öncelikle böyle saygıdeğer bir ortamda konuşma yapma şerefini verdiğiniz için teşekkür etmek istiyorum. Size, geçen yıl Özbek şehri olan Andican’da meydana gelen olaylar ışığında, Özbekistan’ın şimdiki ekonomik ve politik prespektifini kısaca anlatacağım.
Günümüzde Özbekistan Mahkemeleri tarafından yaklaşık 151 kişi, 12 ile 20 yıl arası değişen ağır hapis ile cezalandırılıştır. Binlerce Andicanlının, 13 Mayıs 2005 tarihinde Babur meydanındaki mitinge çıkmalarının tek bir sebebi vardı, o da resmi güçlerin had safhaya ulaşan kanun tanımazlığıydı.
Bu insanlara ateş açılması yönündeki emir bizzat Karimov tarafından verilmişti. Kısa süre önce, komşu ülkenin gizli istihbaratçısından aldığım bilgi, Karimov’un attığı her adımın ve verdiği her emirin soğukkanlılıkla planlanmış ve uygulanmış olduğunu kanıtlıyor. Kendi halkına karşı uygulanan soykırım bizzat onun tarafından hazırlanmıştı.
Komşu devletin gizli istihbarat örgütünün raporundan bir alıntı:
“Karimov’un bilinen adamı, Tacik komutan Mahmud Hudayberdiyev’in adamları da Andacan mitingine toplanan masum halka ateş açanlar arasındaydı. 12 Mayıs 2005 tarihinde Özbekistan SNB teşkilatının görevlileri tarafından, Andican’a, mitinge çıkanların şikayetlerini dinlemek üzere Cumhurbaşkanı Karimov’un geleceği haberini yayılıyor. Sıradan vatandaşlar, cumhurbaşkanlarını görebilmek umuduyla sokağa döküldü. Bundan dört gün önce ise, yani 8 Mayıs’ta, Tumen bölgesinden, Hudayberdiyev’in 50 kadar kiralık askeri Fergana vilayetine askeri uçak ile getirilmişti bile. Şahimardan kentinde ise bu 50 kişi, baştan aşağı silahlanmış olan 250 kişilik diğer bir gurup ile birleşti. Bilindiği gibi Hudayberdiyev’in adamları, 1999 yılından beri Karimov’un bizzat verdiği talimat ile sınırları “korumakta”.
10 Mayıs 2005 tarihinde Hudayberdiyev’in 300’e yakın adamı, SNB’nin şemsiyesi altında kolayca Andican vilayetine girdi. Ertesi gün, 12 Mayıs’ta SNB, onlar için şehirde bir “turistik” gezi düzenledi. Gezide saldırı noktaları gösterildi: Andican kapalı cezaevi, askeri bölge ve polis merkezi. Hudayberdiyev’in adamlarının çoğu 10-12 Mayıs tarihlerinde Andican vilayetinin SNB binasında konakladı.
Gece saat 1.00 ile 2.00 arasında Hudayberdiyev’in adamları polis merkezine, kapalı cezaevine ve askeri garnizona saldırdı. Karimov’un talebi üzerine İç işleri bakanı Almatov, askeri bölgede bulunan tüm askerlere 12 Mayıs saat 24.00 den 13 mayıs saat 06.00 sabahına kadar silah taşımama emri verdi.
Andican hapishanesi oldukça iyi korunan ve etkili bir alarm sistemine sahip bir hapishane sayılıyor. Onların değimi ile “Akramiler”in saldırısında ilginç bir şekilde ne alarm, ne koruma ne de telefon bağlantısı devreye girmedi. Hudayberdiyev’in kiralık katilleri sokakta yaralı yatan insanlara son kurşunu sıkıyor, hastane hastane gezerek o gün Babur meydanında yaralanan insanları öldürüyorlardı. Karimov’un mitinge çıkanları yok etmek için profesyonel katilleri tutması, kendi askerlerine ne denli güvenmediğini de ortaya çıkardı”.
Gördüğünüz üzere, Andicanda yaşanan kanlı şovun yönetmeni bizzat cumhurbaşkanı Karimov’dur. Bu insan tam 17 yıldır yönetimi elinde tutuyor, peki ama bu kadar uzun zaman orada nasıl kalabildi?
Karimov muhalefet liderlerinin nerdeyse hepsini ülkeden uzaklaştırdı. Hala ülkede kalan politik muhalefeti ise korkutarak ve hapse tıkarak yok etmeye çalışıyor. Karimov’un hala iktidarı elinde tutması, legal olmayan yollarla cumhurbaşkanlığı süresini uzatmasıyla mümkün olmuştur. Karimov bu süreyi, uluslararası kamuoyu tarafından demokratik olarak kabul edilmeyen iki referandum, iki de cumhurbaşkanlığı seçimiyle uzatmıştır. Onun cumhurbaşkanlık süresi 2007 yılında sona ermekte ve emin olun ki tarih yaklaştığında muhtemelen Anayasa değişikliği yapılacak ve Karimov’a ömür boyu cumhurbaşkanlığı tanınacaktır.
Uzun süredir Batı, Özbekistan’da ekonomik ve demokratik reformları gerçekleştirmesi için Özbek rejimini ikna etmeye çalışıyor. Ancak bu çabaları hayal kırıklığı ve sonuçta binlerce masun insanın katledilmesi dışında başka hiçbir şey getirmedi. Sanırım Karimov örneği, bu gibi rejimlerin gelişme ve değişme yetisinin olmadığını gösteriyor, tek çözüm onların değiştirilmesidir. Diplomatik oyunlar oynayarak bu rejimleri kısmi cezalarla korkutmanın hiçbir anlamı yok. Demokratik toplumda, eğer ortada bir cinayet varsa katil kısmen cezalandırılmaz. Benim düşünceme göre, aynı şekilde bu hukuki müeyyide, devlet katillerine de uygulanmalıdır.
Karimov’un bu kadar uzun zamandır yönetimi elinde tutmasında bir diğer önemli faktör de- baskı ve devlet terörüdür. Farklı düşünenlere ve muhalefetçilere karşı yapılan işkence, katliam, insan kaçırma, şantaj, ve her gün gerçekleşen sayısız tutuklamalar. İşte tüm bunlar bugüne kadar halka, bir olup rejimi başlarından def etmeye engel olmuştur. Yani halkta bir nevi psikolojik baskı oluşturmuştu.
Ancak bugün, rejim tarafından salınan bu total korku yenilmiştir.
Bugünkü rejim ancak Karimov’un yönetimden el çektirilmesiyle değişebilir. Karimov’un kendi isteğiyle yönetimden çekileceğini tasavvur etmek çok zor. Buna rağmen Karimov’un barışçıl bir şekilde yönetimden çekilmesini sağlamak için uluslararası baskı çok önemlidir. Komşu ülkelerin ve Rusya’nın liderleri bunun önemini anlayabilmeleri ve buna ikna edilmeleri gerekiyor. Ne yazık ki bu ülkelerin liderleri hala, Karimov’un son umudu konumundadır, onlara güveniyor ve desteklerini bekliyor.
Andican’da miting alanına çıkmış masum halkı kurşuna dizmek, işte Karimov’un diktatör rejimi ancak buna kadirdir. Ancak bu bir daha tekrarlanamayacak. Çünkü askeriye ve İç İşleri Bakanlığı artık bu insanlık dışı emirlere kulak asmayacağı yönünde sinyaller vermekte. Ve bu sinyaller giderek güçlenecektir.
Karimov gittiği taktirde, demokratik muhalefetten oluşan, parlamento ve cumhurbaşkanlığı genel seçimleri yapılıncaya kadar çalışacak olan geçici bir hükümet kurulacaktır. Bu geçici hükümet süresi 3 ay olacaktır.
Önemli olan ülkedeki durumun kontrol dışına çıkmamasıdır. Önemli olan yönetim vakumuna yol açmamaktır.
2006
''Diktatör için bir merhem'' : Muhammed Salih Rus eksperlerinin eleştirilerine cevap veriyor.
Fergana Ru, 30.01.2006
http://news.ferghana.ru/detail.php?id=4207
“Muhammed Salih Batı’yı, Özbekista’da “barışçıl devrim”i desteklemeye çağırıyor” yazısı (http://news.ferghana.ru/detail.php?id=4203) ve bu yazıya Rus eksperlerinin yaptığı yorumlar okuyucularda aktif reaksiyon uyandırdı. Bu konuda fikirlerini belirten tüm okuyucularımıza teşekkür ederiz. Maalesef yapılan bir çok yorum fazlaca duygusal olduğundan onları yayınlamıyoruz. Ancak bu makalenin kahramanı Muhammed Salih’in direk olarak bize göndermiş olduğu cevap niteliğindeki makaleyi hiçbir müdahale etmeksizin yayınlıyoruz. Ayrıca biz Fergana ru olarak muhalefetin diğer tüm üyelerine olduğu kadar bilim adamları ve araştırmacılara da sayfalarımızın açık olduğunu ve bu konudaki tüm düşüncelerini bize yazmaları için davet ediyoruz. (Fergana Ru)
Diktatör için bir merhem
Muhammed Salih
Eleştirmenler muhalefeti, Özbekistan’daki durumu devrim öncesi diye adlandırarak olayı abartmakla suçluyor. Orta Asya konusunda uzman (Fergana ru’nun onları öyle takdim etmiş) eksperlerin fikrine göre Özbek halkı henüz demokrasiye hazır değil, Karimov’un rejimi de gayet istikrarlı olduğu gibi reformlara da açık. Bu yorumlara bakılırsa Rus liberal kamuoyu Karimov rejimini destekliyor.
Eğer bu yorumlar, Asya’nın en büyük devletlerinden biri olan Özbekistan yönetiminin Rus devleti tarafından tam anlamıyla ele geçirilirken yapılmasaydı, belki o zaman bu yazılanların sadece ifade özgürlüğü olduğuna inanılabilirdi.
Rus Cumhurbaşkanı “Karimov’un devrim korkusunu’ kendi ‘milli çıkarları’ için kullanmasını çok güzel bildi. Özbek Cumhurbaşkanı ise aklını yitirmişçesine panik içerisinde. Bu bağlamda Rusya, aklını yitirmiş birinin bu zaafını kötüye kullanan biri konumundadır.
Gördüğümüz gibi, Andijan faciasını Putin kınamadığı gibi Rus kamuoyu da kınamadı. Ne demokratik muhalefet ne de liberal aydınlar Karimov’un bu cinayetine ses çıkarmadı. Bu yetmezmiş gibi Karimov’un rejimi strateji merkezlerinin analitikleri tarafından destekleniyor, yaptıkları ‘durum’ analizleri de, karimov rejiminin yasal devlet terörünün erozyonunu durduran merhem gibidir.
Rus analitikler tıpkı Özbek cumhurbaşkanı gibi dünyayı İslam radikalleri ile korkutuyor. Onlar, Özbekistan’ın geleceğini öngörürken Karimov rejimine alternatif olarak İslam radikallerinden başka kimseyi görmüyor. En ilginci ise onlar bu konuda hiçbir tane açıklama getirebilmiş değil, neden Karimov’a alternatif olarak diğer güçler değil de illaki İslam radikalleri gelecek?
Rusya’nın aydın kesimi şu son on yıldır daha da fazla kendisini süper güç devleti fantezilerine kaptırır olmuş. En zor dönemlerde, totaliter devlette insan haklarını ve evrensel doğruları savunan “altmışlılar” ve “yetmişliler”, o muhalif idealist insanlar ya artık yok yada ‘kenara çekilmiş’ durumda.
SSCB’nin dağılması ardından, Rus kamuoyu Orta Asya’da yaşanan demokratikleşme sürecine istikrarlı bir şekilde umursamaz kalıyordu, belki bazen ilgisini çekiyor ve biraz canlanıyorlardı ama bu ilgi SSCB döneminde olduğu gibi demokratik olmamıştır.
İdeoloji alanında Komunist parti Sekreteri Mihail Zimyanin’in kızı olan, müzik eleştirmeni dostum Natalya Mihaylovna Zimyanina’nın evinde Moskova şiir ve sanat dunyasinin ‘underground’u nun toplantısini anımsıyorum. Dostlarım olan yazarlar ve ressamlar ( Dmitriy Pirogov, Aleksandr Yeromenko, İvan Jdanov, Aleksey Parşikov vs) bugünkü Orta Asya uzmanlarından daha çok Orta Asya ile ilgiliydiler. Bizler özgürlüğe doğru olan yönelişimizde bir yürektik ve kimse ait olduğu milleti dili ve kültürü hatırlamıyordu. Ve hiçbir sosyal statü farkı da yoktu, hepimiz entelektüel ve özgür düşünen insanlardık , kimse Gorbaçov rejimine karşı konuşmaktan korkmuyordu, bu konuşmalar onun yardımcısının evinde gerçekleşmesine rağmen.
Yıl 1986 ve Perestroyka henüz ortaya çıkmamıştı, o bizim fikirlerimizdeydi ama sesli olarak ta artık konuşuluyordu. Rus entelektüelleri Sovyet imparatorluğunun toplumsal ve kültürel düşüncelerine liderlik yapıyordu ve en öncül fikirleri biz, ilk elden bu imparatorluğun merkezinden alıyorduk.
Entelektüelliğin gerektirdiği gibi biz muhalefetçiydik. Bunun tersi söz konusu bile olamazdı çünkü biz özgür olmak istiyorduk ve öyle idik. Bizleri dinleyebilirlerdi, takip edebilir ve kitaplarımızı yayınlamayabilirlerdi, ancak inanmadığımız komünizmin ideallerini yüceltmemizi bizden isteyemez ve bunu bize yaptıramazlardı.
İşte bu Rus fikir özgürlüğü nereye kayboldu?
Gerçi sadece Rus ortamında değil Özbek ortamında da bundan eser yok.
Ben şahsen ne o zaman ne de şimdi realist-politikacı olamadım, çünkü “real politika” mevcut durumu kabullenmeyi gerektirir. Mevcut durum ise şu şekildedir: Stalinist diktatörlüğün tekrar doğması.
Bazıları Özbek muhalefetinin romantizmini ironik buluyor. Halbuki romantik olanlar bizler değil, Karimov rejiminin demokratik reformlara yatkın olduğunu düşünmeyi başaranlar romantikdır.
Biz, Özbek muhalefet temsilcileri olarak taraftarlarımıza karimov rejiminin gücünü ve imkanlarını küçümseyerek göstermeyi amaçlamıyoruz. Tam tersine her zaman bu saldırgan rejimi objektif olarak değerlendirmeye çalışıyoruz, ki hazırlıksız yapılan ve kan dökülmesiyle sonuçlanacak protestolara sebep olmayalim.
Biz diyoruz ki, Karimov rejiminin sağlamlığını ve ayakta kalabilme yeteneğini abartmamak lazım. Bu rejim yaptığı baskıcı eylemlere karşı henüz organize olmuş toplumsal bir tepki almadı. Akıllıca organize edilmiş potansiyel protesto kitlesi, bu rejimin gerçek olmadığını ve kendi iç yapısında bile desteği olmayan kağıttan bir aslan olduğunu gösterebilir.
Artı bunun gibi rejimler bizim zamanımızda, XXI asırda yalnızdır. Bunları büyük devletler zaman zaman kendi çıkarları için kullanabilirler, ancak hiçbir zaman onları imzalanan anlaşmalara rağmen ortak olarak görmezler. Büyük devletler, durumun gerektirdiğinde veya uluslar arası prestij söz konusu olduğunda her an onlardan vazgeçebilir.
Bu rejimler “kendi” çevresinde bile yalnızdır.
Eğer dünyanın tüm tiranlarını bir araya getirirsek kaç tane Karimov yada Saddam çıkar?
Amerikan haftalık dergi olan"Parade"nin araştırmasına göre (http://www.parade.com/articles/editions/2006/edition_01-22-2006/Dictators) onlardan dünyada sadece 10 tane var. Özbek diktatörü Karimov ise bu listede aldığı reyting ile 5 sırada.
Gerçekten de rahmetli Martin Luter King şu sözlerinde haklıydı “ Dünyada yaşanan zulüm, çoğunluğun cinai lakeytliği ve suskunluğu eşliğinde bir azınlık tarafından yapılıyor”.
Özbek cumhurbaşkanı Karimov Özbek halkına soykırım uyguladı ve bu eylemi, dünya liderlerinin büyük suskunluğu ve dünya kamuoyunun lakeytliği ile karşılandı.
Sadece onun yaptığı değil aynı zamanda bu yapılanlara karşı lakeytlik ve suskunluk da bir cinayettir. Tabii, lakeytlik, kanun ihlali değildir, sadece real dünyamızda ironik bulunan ahlak ihlalidir.
Cumhurbaşkanı Karimov Andijan’da gerçekleştirdiği katliamdan sonra da uluslar arası toplantılarda ve forumlarda boy gösteriyor, komşu devlet cumhurbaşkanları ile buluşuyor.
Kazakistan Cumhurbaşkanının gerçekleştirdiği seremoniyi izlerken bir an, Özbekistan başkanı Karimov’a hitap eden Rusya başkanı Putin’in yüzünde inanılmaz bir mülayimlik ifadesi gördüm.
Gerçeği söylemek gerekirse kendimi bir garip hissettim. Putin’in yüzündeki ifade mental dünyada post -sovyet bölgesindeki politik yerleşmeyi sembolize ediyordu. Bu bölgedeki birçok lider Karimov’un Andijan katliamını görmezden gelmişti. Rusya başkanı ise bunu diğerleri gibi sadece görmezden gelmekle kalmadı ayrıca açıkça katili savundu. Ve bu hiç de etik değildi.
Aslında belirttiğim gibi, devletler ve onların yöneticileri, ekonomik ve politik platformlara ihtiyaç duydukları kadar etik platforma ihtiyaç duymazlar.
Peki Kırım savaşının (1853) tamamen etik bir sebebe dayandığını biliyormuydunuz ( politik terminolojiye göre- insan hakları savunması) ? Kısaca hikayeyi anlatmak gerekirse: Rusya, Rus ve Avusturya askerlerinden kaçarak Türklere sığınan Macar kaçakların Osmanlı İmparatorluğundan iadesini ister. Ancak Osmanlı padişahı kaçakları mutlak ölümün beklediğini bildiği için onların iadesini etik bulmaz ve Rusya’ya red cevabı verir. Bunun ardından da Rus ordusu Sinop’ta Türk gemilerine saldırır ve böylece Kırım savaşı başlar.
Bugün dünyada, bunun gibi etik değerlere önem veren bir tane devlet var mı?
Böyle bir devlet yok. Ne dost nede düşman yoktur, sadece milli çıkarlar vardır. Birçok politikacı bu delemmayı kabulleniyor. Makiavelli’nin ruhu kulislerin arkasındaki değişmez suflör olarak kalıyor ve politikacılara “real politika”nın kurallarını fısıldıyor.
Bir devletin ihtiyaç duyduğu güçlü ekonomidir, etik değil. Yenilenmiş silahlara ihtiyaç duyar devlet, “eskimiş” değerlere değil.
Dünya o kadar politikayı insancıl olarak görmemeye alışmış ki herhangi bir insancıl harekette bulunan politikacı akılları karıştırmaya yetiyor. Örneğin, tusunamizadeleri ziyaret etmek üzere İndonezya’ya yolculuk eden baba Bush ile aynı uçakta yolculuk eden ve kendi yatağını ona veren Clinton birçok insanı duygulandırmıştı. Şahsen ben bu davranışı Kuzey Amerika politikacılarının özel hayatı tarihinin en anlamlı davranışı olduğunu düşünüyorum.
Başkan Bush’un ikinci başkanlık döneminde ulusa seslenişte yaptığı konuşmayı büyük bir dikkatle dinledim. O soğuk günde yaptığı konuşma çok samimi geliyordu. Başkan tüm dünyada özgürlükten bahsediyordu, ve yayında her sözcük gerçekliğini teyit etmek ister gibi tüm ekrana yayılıyordu. Yoksa bu sadece bir işitsel illüzyon muydu?
Ancak doğruydu yada değildi söylenenler, senatör John McCain ve Joseph Lieberman, temsilcilerden Tom Lantos ve Fred Wîlf “ Demokrasinin ve demokratik değerlerin demokratik olmayan ülkelere yayılması kanunu” ("Advance Democratic Values, Address Nondemocratic Countries, and Enhance Democracy Act") nu kongreye sunduklarına anladım ki, tüm dünyada demokrasi sadece işitsel illüzyon olamaz.
ABD Kongresi bu proje çerçevesi içerisinde “ Orta Asya Diktatörlerinin dolaşım alanlarının kısıtlanması” önerisinde bulunabilirdi. Avrupa Birliği ise sadece bu devletin siyasilerinin değil Karimov’un bizzat kendisinin de dolaşım özgürlüğünü kısıtlamalı, ve başkana ve yakınlarına ait tüm banka hesaplarını dondurmalıydı.
Kimse Karimov’un asılmasını talep edip bunu istemiyor. Önemli olan onun, Andijan olaylarından sonra kendisini kazanmış, uluslararası kamuoyunu atlatmış hissetmemesi ve bundan sonraki sorunsuz hayat konusunda hayal kurmayı bırakmasıdır.
Gerçekleştirdiği katliamın asla yanına kalmayacağının farkında olması ve korkması çok önemlidir.
Diktatörün tam olarak izole edilmesi hükümetin içerisinde bulunan ilerici güçlerin durumunu tamamen değiştirir. Bu güçler orada var. İşte o zaman belki Rusya başkanının Özbek despotuna bakarken yüzünde yer alan ifade o kadar huzurlu olmaz. Daha da önemlisi işte o zaman insanların, bizim topraklarımızda da demokrasinin kazanabileceğine dair olan inancı güçlenir.
Korkunun gücü
Muhammed Salihİki büyük komşumuz Çin ve Rusya Özbek diktatörü Karimov’un Andican’da gerçekleştirdiği katliamı açıkça destekledi.
Peki bu büyüklük anlayışına sığıyor mu?
Batı’nın, yüzlerce günahsız insanın öldürüldüğü bu katliamı durdurma çabasını Çin ve Rusya “bağımsız bir devletin iç işlerine karışmak” olarak nitelendirdi. Ancak bu katliamı gerçekleştiren rejimi açıkça desteklemeyi “iç işlerine karışmak” olarak görmüyorlar.
Ve tabi Özbekistan başkanı Karimov hala kan ve gözyaşı içerisinde yüzüyor olması hiç de şaşırtıcı değil. Yaptığından korkan Karimov ilk oalrak Çin’e koştu. Çabucak Pekin ile enerji kaynakları ile ilgili bir anlaşma imzaladı. Ardından da Kremlin’e koştu ve tam anlamıyla Rusya başkanı Putin’in ayaklarına kapanarak “sonunda gözlerinin açıldığını” söyledi ve ona inanması için yalvardı. San-Petesburg da yapılan son görüşmede ise Karimov ülkesini bir altın tepside Putin’e takdim ederek, Özbekistan ile Rusya birliğinin kurulmasını teklif etti. Putin ise Karimov’un talihsiz konuşmasını dinlerken sabırsız bir şekilde parmaklarıyla masaya vuruyor ve dünyaya “bakın ben onlara tenezzül etmedim kendileri sürünerek büyük Rusya’nın kucağına geliyorlar” mesajı veriyordu.
Kulislerin ardında ise-güvenilir kaynakların verdiği bilgiye göre- Karimov’un, gerektiğinde rejimi korumak için, Özbekistan topraklarına rus askerlerinin sokulması konusundaki ricasını Putin “kibarca” kabul etti.
Görüyorsunuz ki sadece insani cesaret değil aynı zamanda hayvani korku da tarihe yön verebiliyor. Bu olayda Özbek diktatörünün hayatı için olan korkusu bölgedeki jeopolitik dengelerin altüst olmasına sebebiyet veriyor. Bu hareketle Çin’in tehlikeli bir biçimde Orta Asya’ya etki etmesi ve Rusya’nın eski SSCB nin güney bölgelerinde güçlenmesine yol açacaktır. Ancak bu da geçici bir süre için olacak, çünkü Rusya da, toprak bütünlüğünü koruyabilmek için, yakın gelecekte tüm gücünü yine aynı Çine karşı odaklayacaktır. Sesiz istila şimdiden gerçekleşiyor. Ejder, sadece Orta Asya kumlarında değil aynı zamanda Uzak Doğu karlarında da sessizce kaymaya devam ediyor.
Akılı olan Rusya bizim ortağımız olacaktır, ejderin değil. Eğer Çin ABD yi Rusya’nın yardımı ile Orta Asya’dan kapı dışarı etmeyi başarırsa, aynı şekilde Rusya’yı da kukla diktatörler yardımıyla kapı dışarı edebilir.
Aklı olan Rusya kendi tarihini bilir. Türk dünyası Rusya’nın doğal ve coğrafik ortağıdır. Bu birliğin selameti için çok şey gerekmez: Rus politikacıları kurtarıcı misyonu yüklenmiş büyük ağabey rolü oynamaktan vazgeçsin yeter. Bizi kurtarmayın, sadece bizimle eşit şartlarda ortak olun.
Zaman ortaklık zamanıdır. Sari Ejderin bizi buna zorlamasını beklemeyelim.
Rus politikacıları şunu anlamalıdır, dünyada hiçbir halk kendi katili ile öpüşen politikacılara ne güvenir nede saygı duyar, Özbek halkı da bunun istisnası değildir.
Bugün karimov rejimini destekleyen bir devlet, Özbek diktatör ile imzalanan dostluk anlaşmasını yırtarak çöp kutusuna atabilir.Çünkü Karimov, yüzlerce suçsuz insanı öldürme emri vererek Özbek halkı adına konuşma hakkını kaybetmiştir, ve artık bir lider olarak meşrüiyetini kaybetmiştir. Ancak Karimov hala “Özbek halkı seçtiği yoldan dönmeyecektir” diye açıklamalar yapıyor. Tabi seçtiği derken, kendisinin seçtiği yolu kastediyor, halkın değil. Halk artık yoruldu ve Karimov’un seçtiği yoldan gitmek istemiyor. Halk çoktan yolun bir yerlerinden dönecekti, eğer Karimov bu “yol” boyunca katillerini yerleştirmeseydi.
Bay Karimov, dikenli teller ardında hapsettiğiniz milyonlara yalandan aşk ilanlarında bulunmayın. Anneleri katilleriniz tarafından öldürülen çocukların başlarını okşamayın…
Sizden nefret eden halkınız adına konuşmayın
Ve gidin, henüz gitme şansızın varken...
2006
Meydanlar Celladı
Muhammed Salih
Bu dünyada tiranların hayatı zordur. Kendi evlerinde uyuyamazlar, sık sık bulundukları yeri değiştirmek zorundadırlar, kendi diktatörlüklerinin başkentinin dışına nadiren çıkarlar ve saray devrimlerinden çok korkarlar. Saddam öyle yaşadı, Kaddafi öyle yaşıyor, Özbekistan’ın başkanı Karimov da öyle yaşıyor.Özbek tiranı Taşkent sokaklarından makam aracıyla geçerken kimse gerçekten geçip geçmediğini bilemiyor. Çünkü birinde tiranın oturduğu üç kurşun geçirmez araçların hepsinin camları karartılmış camdır. O, bu araçların birinde olabileceği gibi orada olmayabilir de.
Tiranların hayatı zordur. Kendi ülkende, kendi çalışanlarının arasında bir kaçak gibi bir devlet suçlusu gibi yaşamak zordur. Ulusal bayram tertip etmek ve bu bayrama sadece korumaları ve anti-ulusal birlikleri davet etmek.
Gerçi bizim tiran sadece insanlardan korkmuyor. Sık sık kendisi ile hiçbir alakası olmayan zararsız şeylerden de korkuyor. Örneğin meydanlar konusunda ciddi paranoyası var. 17 yıllık başkanlık hayatında Karimov, Taşkent’in nerdeyse tüm meydanlarını katletti.
İlk olarak 1992 yılında, öğrencilerin Ocak ayaklanmasından sonra Öğrenci meydanını katletti. Zaman zaman hala bu diktatörün telefonda titreyen sesini duyuyorum “ öğrenci şehrinde baş kaldıran sizin çocuklarmış, eğer onların sesini kesmezsen çok kötü olacak.”
Ancak ben daha o zaman, bizim çocuklardan ikisini çoktan kurşunladığını bilmiyordum.
O zamanlar Karimov daha yeni yeni öldürmeyi öğreniyordu. Telefonda sesi titriyordu çünkü o anda silahsız insanlara ateş etme emri vermişti ve ilk defa bir katil deneyimi yaşıyordu.
Öğrenci mitingini silahlı saldırılarla bastıran Karimov Öğrenci Şehrini demir parmaklıklarla çevrelenmesini emretti. Olacak şey değildi ancak gerçekten de koskoca öğrenci şehri demir parmaklıklarla çevrelenmiş ve eskiden öğrencilerin toplandığı meydan tamamen inşaatlarla doldurulmuştu.
Her meydan, yaşayan bir varlık gibi, diktatörün kalbine korku salar. Meydan, kalabalığın enerjisinin konsantre olduğu bir şişe gibidir. Ancak bayram havasında bir enerji değildi bu, negatif enerjiydi, giderek kararan bir kara bulut misali. Diktatör ilkel ama etkili bir metot geliştirdi bu bulutları dağıtmak için- onlara topla ateş etmek. Ekolojik bir top değil bu gerçek bir top. Andijan’da diktatörün işte bu metodu tüm dünyaya gösterilmişti.
Andijan meydanı tiranın onlara karşı sergilediği baskıcı tutumdan sağ kalan son meydandı.
Şimdi ise tiran Pazar yerlerini yok etmeye başladı. Çünkü pazarlar da topluluğun tehlikeli olan negatif enerjisini taşıyan bir nevi şişelerdir.Ancak Pazar sıradan bir şişe değildir- antik bir şişedir. Asırlarca çok azı o şişeye dokunmaya cesaret etmiştir. Çünkü onu yok etmek şehir sakinlerinin onur ve değerlerine yapılabilecek en ağır saldırı olacaktır. Ancak Karimov’un kalabalık karşısındaki korkusu onun gözlerini kör etmiş ve zihnini karartmış ve o artık Pazar meydanlarına da kast etmektedir.
Taşkent ilinin en büyük Pazar meydanı olan "Hipodrom" birkaç yıl evvel kapatılmıştı. Ardından da eski şehirde bulunan Pazar yerinin de kapatılması için kollar sıvandı, ancak kalabalığın buna tepkisi o kadar ani ve sert oldu ki hükümet bu Pazar ile ilgili planını bir süreliğine rafa kaldırmak zorunda kaldı.
Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan’da meydana gelen devrimlerden sonra Karimov şuna kanaat getirdi, meydanlara karşı olan stratejisi tamamen doğruydu. Toplu protestoları engellemek için Özbekistan diktatörünün dışında kimse bu kadar basit ve dahiyane karar alamamıştı, meydanları katletme kararı. Meydan yoksa kalabalık ta yoktur, kalabalık yoksa protesto da yoktur, protesto yoksa o zaman her kes ülkesinden memnun.
Batının Karimov ile işbirliği yaptığı dönemlerde Özbekistan’da herkes hayatından memnun gözüküyordu. Şimdi ise öyle görünmüyor. Özbek tiranının stratejisi o kadar da başarılı değilmiş. Özbekistan, bugüne kadar tarihin hiç görmediği kocaman bir meydana dönüşüyor. Ve Özbekistan, tiranların içini titreten ve korkutan o enerjinin dolduğu şişeye dönüşüyor. Bu meydanı Karimov katledemez. Hatta bu meydanı, ne büyük Rusya’nın ne de büyük Çin’in yardımı da yok edemez.
Geriye ise sadece, bu meydanı Bağımsızlık meydanı olarak adlandırmak kalıyor, her türlü tiranlıktan ve dış saldırılardan Özgür bir meydan…
2006
"Karimov rejimi düşecektir"
ВВС Radyosu, Haziran, 2005
Özbekistan Muhalefet Lideri Muhammed Salih, Özbekistan Cumhurbaşkanı Karimov’un politik arenadan çekilmesi durumunda, yerine İslamcı guruplarının geleceği iddiasını ret etti. Muhammed Salih, 13 Mayıs 2005 tarihinde Andican kendinde meydana gelen katliamın, 1989 yılında Çin’de Tyananmin meydanında yaşanan trajedi ile aynı olduğunu söyledi. Bu konuyu ABD Kongresinin Helsinki komisyonunda ele almıştı.
"Ama, - diyor Muhammed Salih,- uluslararası kamuoyunun Andican olaylarına verdiği tepki çok zayıftı".
"Avrupa’da sürgün hayatı yaşayan bir Özbek muhalefet liderinin, ABD Kongresinde konuşma yapmasına yol açan olay nedir?".
BBC muhabiri, Helsinki Komisyonu Uluslararası Politika bölümünün başkanı Robert Macnamara’ya işte bu soruyu yöneltti.
Robert Macnamara: "- Elbetteki yedi hafta evvel Andican kentinde yaşananlar bizim için çok rahatsız edici bir problem halini almıştı. Bu olayların hemen ardından iki gün sonra büyük bir brifing düzenledik. Yönetimimiz bu konu ile ilgili geniş bir toplantı gerçekleştirmeyi planlamıştı. Sizde biliyorsunuz, dünkü toplantıda bu trajediyi bizzat kendi gözleriyle gören iki şahit katıldı. Biz olanları biraz aydınlatmak istedik. Özellikle de Özbekistan cumhurbaşkanı Karimov, ülkede olanları anlamak için tarafsız bir araştırma yapma izni vermedikten sonra".
BBC: "-Muhamed Salih ve şahitlerin konuşmaları hakkında ne söylersiniz?"
Robert Macnamara: "-Olaya şahit olan insanların anlattıkları çok tedirgin ediciydi, anlaşılan orada tamamen kontrolden çıkmış bir acımasızlık yaşandı. Muhammed Salih’in konuşmasına gelince, açıklama ayrıntılı bir şekilde düşünülmüş ve yapılmıştır. Sorularımıza verdiği cevaplar ve konuşmasında ortaya attığı problemler, 13 yıldır bağımsız olan Özbekistan’da normal bir politik ve sosyal rejimin kurulmasının ne denli önemli olduğunu ortaya çıkardı.
BCC: "- Bu toplantılardan ne gibi sonuçlar bekleyebiliriz?"
Robert Macnamara: " Senatör Brounbeck Andican katliamının ve sonrasının araştırılması yönünde bir çağrı yaptı. Biz bu konu ile ilgili Devlet Departmanına başvuracağız. Bizi endişelendiren ise, Andican olaylarının üzerinden 7 hafta geçmiş olması, bu uzun bir süre, gün geçtikçe geçeklere ulaşmak ve araştırma yapmak daha zor oluyor, çünkü deliller ya karartılıyor ya da yok ediliyor.”
BBC: "- Özbek Hükümeti Muhammed Salih’i gıyaben yargılayarak terörist olmakla suçladı ve uzun müddet hapis cezasına çarptırdı, siz ise onu ABD Kongresinde kabul ediyorsunuz. Bunun anlamı nedir?".
Robert Macnamara: "- İlk olarak, şunu söylemem gerekir, ABD, Muhammed Salih’e vize verirken bu sorduğunuz soru dahil, gereken tüm olayları, Özbekistan tarafından şahsına yöneltilen tüm ciddi suçlamaları, mahkeme kararlarını ve savunmaları titiz bir şekilde araştırdı. Ayrıca şunu da biliyoruz ki Muhammed Salih Washington’da Ulusal Güvenlik Kurulu ile olduğu gibi diğer önemli resmi görevlilerle de görüşme yaptı. Eğer ona yöneltilen suçlardan sorumlu olsaydı bu görüşmelerin hiç biri gerçekleşmeyecekti".
2005
Dost yerine mayın
Muhammed Salih
Özbekistan Cumhurbaşkanı İslam Kerimov terörü özenle koruyor. Terör Kerimov'u ve onun “haksever” ordusunu giydiriyor ve yediriyor. Ö zbekistan'a yardim yapan y abancı kaynaklar bu " terör karşı tı alyansa" yaptığı kadar bol yardım yapmamıştı,. O kadarki, t erör, Özbekistan'ın ulusal zenginliği haline geldi, tıpkı altın ve pamuk gibi. Hatta onlardan daha kıymetli o ld u . Altın ve pamuğu ihraç ederek ancak para kazanabilirsiniz. İhraç ettiğiniz şey “terör ” ise, o zaman, sadece milyonları değil , hayat i önem taşıyan siyasi hisseleri de elde edersiniz.
Orta Asya'da terörün kaynağı - Özbekistan cumhurbaşkanı İslam Kerimov'un totaliter rejimidir. Onun baskıcı yönetimi toplumsal yoksulluk zemininde terörün yeşermesini sağlıyor. Büyük devletler ise, Kerimov'u “teröre karşı bir kalkan” olmakla övmekte devam ediyor. Kerimov bu övgülerle o kadar şımartıldı ki, sonunda komşu ülkeleri ''teröre destek vermekle'' suçlar hale geldi. Ancak bizim İslam Abduganiyeviç Kerimov bu kadar patavatsız olabilme yeteneğine sahiptir.
Ama Kerimov, eski Kazakistan Güvenlik Komitesi başkanı Baltaş Tursunbayev'dan beklenmedik bir cevap aldı. Tursunbayev:" Hastalıklı başı sağlıklı başa geçirmemek gerek. Sağlıklı Kazakistan toplumuna ekstremizm ve terörü yüklemeye çalışmayın. Terörizmi, Kerimov kendi vatanınızda, kendi Özbekistan'ınızda arasın "dedi.
İşte ilk defa Kerimov'un çok sevdiği çocuğu “terör” geri tepti. İlk defa komşu devletlerin siyasileri, “Orta Asya'nın hasta insanına” sabırsızlık göstermişti. Tahminlere göre bu sabırsızlıklar artacaktır, çünkü artık Orta Asya'daki terörün gerçek kaynağının neresi olduğu biliniyor. Nihayet, kötülüğün kökü bulundu.
Orta Asya eksperi olan politolog Fabrıcıo Vılyamını bu konuda şunları söylüyor :
- Bugün Taşkent siyasi elitinin yanlış politikası yüzünden bölgede problemler çoğalıyor. Bu daha bir şey değil, sorunlar gitgide büyüyecek. Bu sistem tamamen çökmeye mahkumdur".
Yani bölgenin ana sorunu terör değil, sorun terörün kaynağıdır, Özbekistan'ın totaliter rejimidir.
Artık gerçek yavaş yavaş belirmeye başladı ve patlayan bombaların bıraktığı sis perdesi aralanarak, fanatikleri yöneten “el” görünür hale geldi.
Ama bu gerçeği görebilmek için ödediğimiz bedel ağır oldu!
On binlerce siyasi tutuklu, işkence sonucu kaybedilen binlerce hayat, kanlı rejimin bodrumlarında kaybolan yüzlerce insan!
En dürüstümüz olanlara bile “terörist” damgası yapıştırıldı ve ölüm kamplarına gönderildiler.
Suçsuz birini savunmak için söyleyeceğin tek bir söz seni “halk düşmanı ” ilan etmeye yetti. 15 yıllık süre zarfında Karimov öyle bir fişleme ağı yarattı ki, beş kişiden biri gammaz oldu. Sonunda tüm halk ''halk düşmanı'' haline geldi.
Şehirlerde, semtlerde ve mahallelerde şüphecilik, bir ''asayiş koruyuculuğu'' olarak empoze edildi. Komşuya tanımadık misafir geldiği taktirde anında mahalle sorumlusunda bildiriliyor, sorumlu ise o kişiyi sorup soruşturuyordu. Gerekirse eve giderek o kişi sorgulanıyordu.
Ve artık bu düşmanca şüphe Özbekistan'ın sınırlarını aşarak tüm Orta Asya'yı dikenli telle çevreledi. Özbekistan sınır kapılarında eğitilmiş ve her an sizi parçalamaya hazır köpekler havlıyor ve en az onlar kadar kudurmuş askerler geziyor.
Eğer siz “kötülükler devleti'' nin yüzünü görmek isterseniz, Özbekistan Cumhuriyetinin sınır kapılarına yaklaşın. Sınır muhafızlarının gözlerine bakın, acımasızlık ve haydutluk göreceksiniz. Bu gaspçılar ordusu, her gün tam kapasite çalışarak, ülkenin Doğu ve Batı sınırlarından geçen yolcuları soyuyor. Onlar, sınırı geçseniz de geçmeseniz de size para ödetiyorlar.
Orta asırlardaki o meşhur ''İpek yolu''nun eşkıyaları bile, Kerimov rejiminin yağmacılarından çok daha iyiydi. Soyulan yolcu, padişah ya da sultan'a giderek eşkıyaları şikayet edebilir ve az da olsa güvence alabilirdi. Ancak Kerimov'un eşkıyalarından kurtuluş yok, çünkü onlar bizzat “sultan”ın koruması altındadır. Özbekistan sınır kapılarında yağmalanan servetin büyük bir kısmı Özbekistan'ın İç İşler Bakanlığı ve Milli Güvenlik Hizmeti gibi kurumlarına gidiyor. Özbekistan sınırlarındaki bu sınır tanımazlık başka türlü açıklanamaz.
Eşkıya dışında, bir diğer tehlike de - mayınlar. Evet, biz kendimizi kan kardeşimiz olan ülkelerden mayınlarla ''koruyoruz''. Özbekistan'da, mayın patlaması sonucunda ölenlerin sayısı, terör saldırılarında ölenlerin sayısını kat be kat aşıyor. Kerimov kendisini dostlarla çevrelemek yerine mayınlarla çevreledi. Kerimov'un agresif politikası sonucunda Özbekistan'ın komşu devletlerden hiçbir dostu yok.
Bu gerçeği sadece bir kişi görmüyor - o da İslam Kerimov'un kendisi.
O kendi etrafını mayınlarla çevreledi, çünkü tehlikeyi dışarıdan bekliyor. Oysa , tehlike dışarıda değil, içeridedir. Tehlike - Kerimov'un kendisi, onun rejimidir. Diktatörlerin trajik kaderi işte budur: gözleri kocaman açmak ve ... hiçbir şey görmemek.
Korku ve Güven
Muhammed Salih
Acaba Post Sovyet ülkelerinin diktatörleri, içlerinde devrim korkusu taşıyor mu? Tıpkı Gürcistan ve Ukrayna'da gerçekleşen devrimler gibi devrim korkusu?.
Korkuları var, ancak bu devrim korkusu değil. Mesela, Özbekistan Cumhurbaşkanı açık bir şekilde kendi ülkesinde böyle bir devrimin gerçekleşmesine izin verilmeyeceğini açıkladı. Açıklamasında, her türlü yürüyüş ve mitingi bastırabilecek kadar gücünün olduğunun altını çizdi. Onun fikrine göre, her türlü miting yasa dışıdır. Ve şüphe yok ki, Kerimov, kendisine karşı olan her mitingi en kanlı bir şekilde bastıracaktır. Bu yüzden diktatörlerin devrimden korkacaklarını düşünmek kendimizi avutmaktan başka bir şey değildir.
Onların korktuğu bambaşka bir şeydir. Onlar Ukrayna ve Gürcistan'da gerçekleşen devrimlerden sonra, uzmanlar tarafından çizilen “Orta Asya'da toplu mitingler iç harbi doğuracak”, gibi araştırmaların yerle bir olmasından korkuyor. Onlar, eski SSCB insanlarının, siyasi kültürden yoksunluğu hakkındaki inancın bir efsane olduğunun ortaya çıkmasından korkuyor.
Kısacası diktatörler, tüm dünyanın bir anda, Post Sovyet ülkelerdeki rejimin barışçıl ve kansız bir şekilde değişebileceğine inanmalarından korkuyorlar. Buna inanan dünya toplumlarının bir anda kendi ülkelerindeki devrimlere de destek vereceklerinden korkuyorlar. Eğer bu diktatörlerin korkuları gerçekleşirse o zaman de Post Sovyet ülkelerinde inanılmaz değişimler meydana gelebilir. Bu değişimler SSCB'nin yıkılması kadar sansasyonel olabilir. SSCB yıkıldı, ancak totaliter devlet felsefesi yeni bağımsız devletlere geçti ve o ülkelerdeki despotizm unsurları ile daha zenginleşti.
Şimdi Gürcistan ve Ukrayna - politik ve mental anlamda - geçmişinden bağımsız ilk iki devlet olma özelliğini taşımaya başladı.
Milyonlarca insanın, Batı demokrasisinin demokratik harekatlara destek vereceği inanışı acaba gerçeklik kazanacak mı?
Batı'nın Ukrayna ve Gürcistan'daki devrimlere destek verdiği yönündeki spekülasyonların gerçek olmadığı ortaya çıktı. Şimdi her kes böyle bir desteğin hiç olmadığını biliyor. Batı'nın Gürcü ve Ukraynalı devrimcilere yaptıkları yardım hakkında küçük düşürücü yazılar bana, SSCB'nin çöküşü sebepleri ile ilgili entelektüel tartışmaları hatırlatıyor. CIA' in nasıl titizlikle SSCB'yi yıkma planları yaptığı anlatılıyordu 10 yıl önce.
Aslında 29 Aralık 1991 tarihinde Batı liderleri, Belovejsk Puşcha da Yeltsın başkanlığı altındaki ''devrimci'' lerin SSCB'yi dağıtma kararını aldığını duyduklarında en az Mihail Gorbaçev kadar şaşırmışlardı. Kimse Yeltsin'e SSCB'yi ''yıkmaya'' yardım etmemişti. Tersine, Batı liderleri, Sovyetler Birliğinin yıkılmasıyla ortaya çıkacak kaostan korktuklarından, yönetiminin son gününe kadar Gorbaçev'e destek verdi. Kremlini kızdırmamak için Batı, Mart 1990 da bağımsızlığını ilan eden Litvanya'ya karşı mesafeli durduğunu hepimiz hatırlıyoruz. Batı, SSCB'de başlayan demokratikleşme sürecinden memnundu ve fazlasını beklemiyordu, hatta belki de ''fazlası'' ndan korkuyordu.
Bu sefer de aynı şey oldu. Gürcistan ve Ukrayna rejimlerinin yumuşatılması ya da diskredite edilmesi yönünde Batı, hiçbir yardım girişiminde bulunmadı. Tüm Batı, Kuzey Atlantik(NATO) alyansının Bağımsız Devletler Topluluğunda “geçiş dönemi” stratejisi ile hemfikirdi. Kimse devrimi beklemiyordu. Ancak devrim yine de gerçekleşti. Ve Batının yardımı olmadan, hatta ve hatta Batı'nın rejimlere verdiği sessiz desteğe rağmen gerçekleşti.
Elbetteki Batı, kaçınılmaz değişimi gördüğü anda Ukrayna ve Gürcistanlı devrimcilere moral desteği vermeye başladı. Bu hikaye de tıpkı 15 yıl önce yaşananlarla aynı. “Kötülük İmparatorluğunun” yıkılması artık kaçınılmaz olduğu ortaya çıkınca Batı, eski SSCB topraklarında bağımsızlığını ilan eden yeni devletleri desteklemeye başladı.
Ancak şunu da belirtmemek haksızlık olurdu, Avrupa Birliği ve ABD'nin sivil toplumlarının – gözlemci sıfatında olsa bile - bölgede bulunması, Orta Asya rejimlerinin kendi halklarına uyguladığı şiddetin az da olsa yavaşlamasını sağladı. Bazen diplomatik seviyede eleştiriler de yapıldı. Bazı diplomatlar bu ülkelerde kol gezen kanunsuzluk ve zulme karşı duydukları nefreti saklı tutamadılar. Hatta Britanya'nın cesur Büyükelçisi Craig M u rr a y'in , Özbekistan yönetimine yönelik yaptığı tenkidi açıklamalar kariyerine mal oldu.
Ama genelde, Batı (ABD) hiçbir zaman politik ihtiyatkarlığı elden bırakmamış ve eski sosyalist kampında olup bitene pek ses çıkarmamıştır. ''Okyanus ötesi güçlerin, post Sovyet hudutlarında yapmayı planladığı devrim'' ile ilgili komplo-teoriler ciddiyetten ne kadar uzak olduğunu zaman geçtikçe daha net görmekteyiz.
Aslında, Demokrasinin sadece seçilmiş ırk için öncelik olmadığını göz önüne alırsak, olgunlaşmış demokrasilerin genç demokrasilere yardım etmesinde de hiçbir sakınca yok. İşte bu noktada başkan Bush'un görevinin yeni dönemine başlarken, konuşması bize bazı umutlar veriyor. Gerçi , bu konuşmaya fazla umut bağlamamamız gerektiği konusunda uyarılar da geldi hemen ardından. Peki ama o zaman ne yapalım? Çin'e mi gidelim yani demokrasimize yardım istemek için?. Yoksa , konuşma özgürlüğüne yardımcı ol, diye Rusya'ya mı başvuralım ?
Hayır. Bu sefer Batı, Orta Asya halklarının diktatörlükten demokratik sisteme barışçıl geçebileceğine inanmalı ve diktatörlerin korkusunu haklı çıkartmalı.
Batı bekleme pozisyonundan çıkması lazım. Biz Batıyı Orta Asya halklarının demokratik çabalarına açıkça destek vermeye çağırıyoruz. Ancak dünya kamuoyunun açık desteği, Orta Asya diktatörlerinin kanlı eylemlerini önle yebilir.
Kerimov gözden düştü
ABD'nin Andican katliamından sonra Özbekistan'daki Kerimov rejimiyle ilişkilerinin bozulduğunu vurgulayan Özbek muhalif lider Salih, öz vatanı olarak tanımladığı Türkiye'nin bir Orta Asya politikasının bulunmamasını esefle karşıladığını belirtti.
Amerika'nın Andican'daki kanlı olaylarda, Özbekistan hükümetinin payını sorgulaması; ardından da bu ülkedeki Amerikan üslerinin durumunun yeniden tartışılması, iki ülke arasındaki ilişkileri yeniden gündeme oturttu. Son olarak Özbekistan yönetimi, üslerin "bedelinin ödenmesi" karşılığında Amerika'nın kendi toprakları üzerindeki askeri varlığını sürdürebileceği yönünde karar aldı. Özbekistan'ın sürgünde yaşayan muhalefet lideri Muhammed Salih halen Almanya'da bulunuyor. Muhammed Salih, önceki hafta Washington'daki düşünce kuruluşlarında temaslarda bulundu. 1990'lı yılların başında Türkiye'de kaldıktan sonra İslam Kerimov hükümetinin baskısıyla, Avrupa'ya gitmek zorunda kalan Muhammed Salih, Voice of America-Amerika'nın Sesi radyosuna verdiği demeçte, Amerika-Özbekistan ilişkilerini değerlendirdi ve Türkiye'den beklentilerini anlattı. www.amerikaninsesi.com İnternet sitesinde yayınlanan sölyeşiyi Alparslan Esmer gerçekleştirdi. Söyleşinin ilginç bölümlerini sunuyoruz.
Sayın Muhammed Salih, Özbek muhalefetinin önde gelen temsilcilerinden birisiniz. 1990'lı yılların başından beri kendi ülkenize gidemiyorsunuz. Öncelikle kendi hikayenizi bize anlatabilir misiniz?
1985 yılında, Perestroika döneminde siyasete girdim. Biz daha Sovyet döneminde Özbekistan'ın bağımsızlığını istedik. Sovyetler Birliği yıkıldı ve biz de siyaseten özgür olduk. Ama halkımız özgürlüğe kavuşamadı. Mücadelemiz 1985'ten 2005'e kadar hiç değişmedi. Ben 1991'de cumhurbaşkanlığı seçimlerine katıldım Erk Partisi'nden. Seçimde ilk olarak yüzde 33 oy aldığımı söylediler.
Dört saat sonra "Biz yanlış yapmışız, oyun yüzde 15 " dediler. Sonra da 12,7 diye bitirdiler. Beni sonra hapsettiler. Batı devletlerinin baskılarıyla çıktım. Ondan sonra da Azerbaycan'a, sonra da Türkiye'ye geçtim. Bir yıl kaldığım Türkiye'den Kerimov'un baskısıyla çıktım. Böylece, 1993 Nisan'ından beri sürgün hayatı yaşıyorum.
Bir süredir Washington'dasınız. Temaslarınız hakkında bilgi alabilir miyiz?
Birçok düşünce kuruluşunda temaslarımız oldu. Konuşmalar yaptık. Özbekistan sorunlarını onlara anlattık.
11 Eylül terör saldırılarından sonra Amerika'nın Özbekistan'la çok yakın ilişkileri oldu. Özbekistan'da bir Amerikan üssü bulunuyor. Andican olaylarından sonra bu ilişki değişmeye başladı. Washington'da Özbekistan'la ilgili aldığınız tepkiler nasıldı?
Görüştüğüm Amerikalı politikacıların Andican olaylarına nispeten bakış açıları çok netti. Kerimov'un rejimine bakışları negatifti. Andican, bir nevi Batı'nın gözünü açtı. Sanıyorum Amerika'nın (Özbekistan'la) münasebeti önceki gibi olmayacak. Zaten Kerimov, Çin ve Rusya'ya yüzünü çevirdi. Onlarla stratejik ortaklığa imza attı. Şimdi de Amerika'ya kafa tutmaya başladı.
İlişkiler daha da kötüye mi gidecek?
Bence kötüye gidecek...
Özbekistan muhalefetine gelirsek?
Özbekistan muhalefeti yıllarca çok büyük baskı altında yaşadı. Bugün açıkça yasal durumda olmamıza rağmen büyük baskı altındayız. Burada yeni bir karar açıkladık. 11 sivil toplum örgütü ve iki muhalefet partisi birleştik ve Birleşik Özbek Demokratik Koalisyonu'nu kurduk.
Türkiye'ye bir mesajınız var mı?
Türkiye'ye... Bilmiyorum... Orası bizim vatanımız. Türkler bizim kardeşlerimiz... Türkiye'nin başı sağ olsun. Türkiye bizim için örnek bir ülke... Zihniyet olarak biz hep Türkiye'ye baktık. .
Bölgenin demokratikleştirilmesi konusunda Türkiye'nin rolü nasıl sizce?
Türkiye'nin Özbekistan ya da Orta Asya politikası maalesef yok. Bugüne kadar olmadı. Ben Türkiye'ye ilk kez gittiğimde Dışişleri Bakanlığı'nda küçük bir brifing verdim. O zaman, "Biz çok hazırlıksız yakalandık. Bizim Orta Asya politikamız maalesef olmadı. SSCB aniden çöktü. Hazırlıksız yakalandık" diyorlardı. Bakın bu 12 yıl önce. Aynı şeyi bugün de konuşuyorlar. "Biz hazırlıksız yakalandık, politikamız yok" diye. Ne diyelim. Türkiye'nin politikasının olması lazım.
http://www.yenisafak.com.tr/arsiv/2005/temmuz/11/d01.html
Benim Türkçülüğüm Ve Şeriatçılığım
Muhammed Salih
Ben, Türkistanlı bir Türküm. Türkistan’ın manası Türklerin yaşadığı ülke demektir. Ruslar bu ülkeyi işgal ettikten sonra onun adını değiştirdiler; onu beş parçaya ayırıp beş isim verdiler. Bu günkü Orta Asya Cumhuriyetleri o Rusların verdiği isimleri taşıyor. Bunlardan biri de Özbekistan’dır; ben o bölgeden geldim. Yani bugünkü deyimle ben, “Özbek Türkü” oluyorum. Amma, Türklüğünden hiçbir zaman utanç duymamış bir Türk! Türklüğüne hep şükretmiş Türk. Fakat hiç bir zaman Türklüğünden onur duymamış bir Türk!
Size bu üç duygudan: UTANÇ, ŞÜKÜR ve ONUR’dan neyi kastediyorum, onu anlatmak isterim: Batı Türkistan halkı 135 yıl Rus esaretinde kaldı. Bu 135 yılın 30 yılı kah alevlenip, kah sönen bağımsızlık savaşlarıyla geçti. Başkaldırılar, ayaklanmalar daima kanlı bastırıldı. Fakat Ruslar bu süreçte bir saniye bile rahat uyuyamadı! Türkistanlılar 135 yıl yoğun biçimde kültürel ve etnik asimilasyona tabi tutuldu, fertler mangutlaştırılmaya çalışıldı, Rus dilini bilmeyenler çalışma hakkından mahrum kılındı, Türkçe konuşan yobaz, Rusça'yı aksanlı konuşan cahil sayıldı; ama Türkistan Türkleri ne konuştuğu Türkçe’den, ne örf ve adetlerinden ve ne de köklü kültürlerinden vazgeçtiler. En önemlisi Rusça'yı aksanlı konuşmağa devam ettiler, bundan da hiç utanç duymadılar. Bir avuç mangut hariç, yobaz deseler de cahil deseler de Rusça'yı aksanlı konuşmaktan vazgeçmedi, daha doğrusu, Türklüğünden asla utanç duymadı bu inatçı kavim.
Bendeniz o kavimden geliyorum!
Yukarıda “UTANÇ DUYMAMAK” derken, işte bunu kastetmiştim.
Bizi o utançla malul etmediği için Allah'a şükrediyorum.
Bu şükran duygusu, Milletimin son iki bin yıllık tarihine baktığımda daha da artıyor.
O tarih sayfalarında “-Biz aptal Türkleri güzel sözlerle aldattık!” diye yazabiliyor, “-Onları birbirine düşürdük!”, “-Türkleri sırtlarından vurduk!” diye de yazabiliyorlar; fakat hiçbir müverrih
“-Türkler bizi sattı” , “-Türkler kalleşlik yaptı”, “-Türkler sözünü tutmadı”
“-Türkler imansız kabile” diye yazamamıştır.
İşte beni bu şerefli kavme mensup yarattığı için Allah’ıma şükrediyorum.
Yukarıda, sözlerimin başında “Şükür” duygusuna işaret ederken bunu kastetmiştim.
ONUR’a gelince; ben Türklüğümden onur duymuyorum; çünkü Türklük benim eserim değil; beni ve bütün Türkleri yaratan Allahu Tealadır. Onun yarattığı mahlukatla onur duymağa hakkımız yoktur! Şayet bir Rus ya da bir Anglosakson veya bir Habeş kendi soylarından onur duyuyorlarsa bu onların problemi; onlara karşı benim silahım karşıt onur değil yine o Türkçe dilim olacaktır; bun-dan fazlasını onlara reva görmem.
Benim seçtiğim Türkçülüğün sınırları budur. Benim aldığım terbiye budur.
Evet, Türkler yabancıya önyargısız ve hoşgörüyle yaklaşabilen, kendinden olmayanı hor görmeyen, evine gelen konuğa kilerinde ne varsa tamamını sofrasına koyabilen nadir milletlerden biridir. Bundan onur duymuyorum, şükrediyorum sadece…
Ben kendi nefsini tanımağa çalışan, ama henüz tanıyamayan bir kardeşinizim. Bu dediklerimi kendi nefsini tanımağa çalışan her Türk anlar. Şayet kendi nefsimizi tanırsak bu, mucizeler asrı olacak, 21. asrın eşiğinde onun teknolojik cazibesine tutsak düşmekten bizi kurtarabilir.
Aynı zamanda bu anlayış, ırkçılığa sapmadan milli değerlerimizi, mutaassıplığa bürünmeden dini mukaddesatımızı korumak gibi kolay olmayan bir işin üstesinden gelmemize de yardımcı olabilir.
Demek istediğim, İnsanlık 21. Asrı teknolojik asırdan ziyade “YÜKSEK AHLAK ASRI” yapma niyetiyle o eşiğe yaklaşsa çok daha iyi olurdu.
Siyasetin temelinde de önce ahlak, her şeyden önce ahlak yatmalıdır; demek istiyorum.
Zamanın siyasetçileri kendi iflaslarının sebebini her alanda ararlar da ahlak sahasına göz atmazlar! Çünkü ahlaksızlığı siyasi hayata zarar verebilecek güçte bir nesne olarak görmüyorlar, tanımıyorlar; dolayısıyla ahlaksızlık siyasette “kabul edilemez” değil, aksine olağan bir hadise gibi algılanıyor. Bu yaklaşım, ne yazık ki, Batı gibi Doğuda da, seküler devletler gibi teokratik rejim-lerin siyasetinde de kabul görmüş bulunuyor.
Aslında biraz derine indiğimizde, devletlerin inkırazı ve toplumların çöküşlerine esas sebebin GENEL AHLAKSIZLIK olduğunu görüyoruz. Muayyen bir devlet’in inkıraz ya da yok oluş nedenlerini tarihçiler ve içtimaiyatçılar, her ne kadar “içtimai, iktisadi ve siyasi tesirler” olarak sıralasalar da bu etkenlerin köklerini TOPLUMSAL AHLAKSIZLIĞA dayandığını görmüyorlar veya görmezlikten geliyorlar. Devletleri kemirerek yok eden, onların acımasız küşendesi olan “zulüm” ve “adaletsizlik”, “yoksulluk ve rüşvet” hepsi AHLAKSIZLIK’tan kaynaklanan sonuçlardır.
Roma’yı ateşe veren Neron’dan bugün Orta Asya'yı sefalet ve iç savaşa sürüklemekte olan komünist diktatörlere kadar hepsi AHLAKSIZ’lığın ürünleridir. Bunun tersine, tarihte Türklerin idare-sindeki devletlerin dünyaya refah ve huzur yağdıran dönemlerine bakıp, bu devletlerde siyasi otorite ve onun yönettiği topulumun, yüksek ahlaki ölçülere taassup derecesinde bağlı olduklarını müşahede ediyoruz.
Bu örnekler, bu tarihi dersler gözümüzün önünde dururken, bizim siyasi sistem ve devlet modelleri kavşağında şaşkın şaşkın yol seçmek gibi bir derdimiz olmaması gerekirdi. Elbetteki, bizim kurmayı arzu ettiğimiz Devlet, bir hukuk devleti, demokratik devlettir. Ama onun temeline ahlaki değerler konulmazsa demokrasi anarşi’ye, hukuk da safsataya dönüşür. Tarihte bu tip kargaşalardan örnekler çoktur.
Bugün Türk Dünyası, yüksek ahlak sahibi siyasetçilere ve ahlaklı siyasete çok, pek çok muhtaçtır. Bu ihtiyacı gidermek maddi ve iktisadi ihtiyaçlara çare bulmaktan çok daha önemlidir. Bu ihtiyaçlar giderildikten sonra ancak “Türk Birliği” gibi kavramlar ciddi şekilde tartışılabilir.
Oysa, kendi halkına zulüm yapan bir ’’Özbekbaşı ’’yada ’’Türkmenbaşı ’’çıkıp, ’’buyurun, gelin, Türkistan tüm Türklerin evi !’’derse, buna kimse inanmaz. Ya da boğazına kadar yolsuzluk ve rüşvete batan başka bir lider çıkıp, “Adriyatik’ten Çin Setti'ne kadar Türk dünyası!’’,diye haykırırsa, bu da kimseyi etkileyemez. Türk Dünyası entegrasyonu üzerine bugüne kadar yapılan konuşmalar beklenen sonucu vermedi, tam tersine, boşuna sarf edilen laflar gayeyi yıprattı. Umum Türk Alfabesi gibi basit organizasyonu beceremeyen sözde Türk liderlerimiz daha ciddi atılımları idrak etmeğe kabiliyetli olmadıklarını gösterdiler.
Bundan 10-15 yıl evvel “Esir Türkler’’ diye bir slogan vardı, Amerika’daki Türk dernekleri müstemleke altında yaşayan Türklerin haklarını dile getirmek için New York sokaklarına dökülüyorlardı, fakat Sovyetler Birliği dağılıp, oradaki Türkler bağımsızlıklarına kavuştuktan sonra bu slogan ortadan kayboldu. Oysa esir olan sadece Sovyet Türkleri değildi, Urumçi’de, Doğu Türkistan’da yaşayan milyonlarca Uygur kardeşlerimiz de esir idiler, Kerkük’te, Kuzey Irak’ta yaşayan Türkmen biraderlerimiz de esir idiler, onlar bugün de esirdirler.
Şayet biz birbirimizi savunacak olsak, bunu herhangi bir süper gücün siyasi konjonktürü gereği değil, gerçek bir milli şuur içerisinde, ne yaptığımızı bilerek yapmamız lazım. Ben bu sitem’i bizim siyasi liderlere yöneltmiyorum, onlardan benim umudum yok. Bu sitem’i sivil kuruluşlara, derneklere, onların gönüllü üyelerine yöneltiyorum. Ancak siz bir şey yapabilirsiniz, ancak siz Urumçi’deki, Kerkük’teki Türklere karşı başlatılan katliamı durdurabilirsiniz. Tibetliler kendilerine uygulanmakta olan Çin zulmünü dünyaya duyurabildi; siz de Çin yönetiminin Uygur Türklerine, Saddam’ın Irak Türklerine karşı yaptıklarını ve yapmaya devam ettiği vahşetleri dünya kamuoyuna anlatabilirsiniz
Ben, Pantürkist değilim; fakat Türk Kavimleri’nin er ya da geç birleşeceğine inanan bir idealistim. Böyle birlikten dünya zarar görecekse ancak Avrupa Birliğinden gördüğü kadar görür. Şayet fayda görürse bunun, AB ‘nin sağladığı faydadan daha fazla olacağını ümit ediyorum. AB ülkelerinin yerleştiği alandan on misli büyük alana istikrar gelecektir; emniyet ve refah yerleşecektir. Bunu düşünmek ve arzu etmek ne güzel eylemdir, bilseniz…
Ben bazı Türk gazetelerinin lütfettiği gibi şeriatçı da değilim. Fakat Allah'a inanırım Eğer inanmak şeriatçılık ise değil ben Özbeklerin hemen tümü şeriatçıdır. Onları komünistlik rejim, ateist yapamadı, şimdi Kerimof yapmak istiyor. Fakat o da başaramayacak. Oralarda bir iki kendini bilmez meczup çıkıp “Ben Vahhabiyim” yok “Ben Hizbül Tahrirciyim” diyerek rejimin değirmenine su taşıdılar; diktatörün, kendi halindeki dindarlara uyguladığı zulmün daha da şiddetlenmesine sebep oldular. Fakat Özbekleri ne dini taassup, ne de Kerimofların ateizmi yolundan saptırır. Türkistan Türkleri, Müslüman olarak hep orta yolu tuta gelmişlerdir; onlardan fundamantalist falan çıkaramazlar. Tıpkı ateist yapamadıkları gibi…
Demek istediğim, Türkistan’da bizim “Yurtbaşı’ların” dediği kökten dinciler yoktur. Bizde kökten dinsizler var, onlar da çok küçük azınlıktır; toplum için tehlikesiz denilebilir. Yalnız bazılarının yönetimde olmasının, son yıllarda, ülkedeki istikrarı zedelemeye başladığı da bir gerçektir. Onlar da kökten dinciler gibi kendi fanatizmlerinin esirleridir. Kendilerinden olmayan herkesi düşman görerek onu yok etmeğe çabalıyorlar. Bu gün Özbekistan zindanlarında işkence gören binlerce insan var; onların tek suçu o fanatiklere benzememeleridir. Ben de onlara benzemediğim için vatanımı terke mecbur oldum; yoksa Batı refahının nimetlerinden behremend olmak için değil! Hele Türkiye’ye sığınarak bu kardeş ülkeyi sıkıntıya sokmak için hiç değil...
Bizim Türkiye’den yardım beklediğimiz doğrudur, ama aldığımız hiçbir yardım yoktur; bundan da hiç üzüntü duymamaktayız. Bizim tek isteğimiz, Türkiye “DIŞ TÜRKLER” i unutmasın. Oradaki rejimlerle halkın beklentileri arasındaki ince farkı daha çabuk anlasın, stratejisini ona göre belirle-sin. Sonunda “DIŞ TÜRKLER”i kurtaracak güç yine “DIŞ TÜRKLER”in kendileri olacaktır.
Fakat “Yeni Devlet”in kökü salınırken yanında “gadim gardaş”ının nefesini hissetmek güzel bir şeydir. Benim tüm Pantürkistliğim o nefesi duymak arzusundan başka bir şey değildir.
Oslo-Norveç , 11.10.2000